izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2017 Pazartesi

Bahar Geldi

         
         Bahar geldi her ne kadar geçen Salı gününden beri İzmir yağmurlu olsa da. Hava bir açıyor bir yağıyor ama olsun. Ege’nin sıcağını pek sevmiyorum, zaten ben sıcağı, yazı, güneşi pek sevmiyorum. Tabii bunda güneş alerjimin olması büyük etken ama doğanın uyanışını seviyorum işte. Hem kim sevmez ki. Bu kış epey zorlu geçti zaten. Biraz ısınmaya ihtiyacı var herkesin.
         Dün İzbanla Japonca kursuma giderken dörtlü koltuklardan birine oturmuştum. Karşımdaki kadına oturur oturmaz sinir oldum zaten. Yayılmış, bacak bacak üstüne atmış ve inatla ayağını çekmedi. Ben de sürekli kıpırdandım durdum. Hep de böyle insanlarla İzbanda karşılaşıyorum nedendir bilmem.
         Kadın indikten sonra başka bir duraktan bir adam bindi ve tam karşıma oturdu. Engeli vardı ve Allah affetsin çok kötü kokuyordu ya. Sokakta yaşıyor belli ki. Ama ben insanlara saygısızca davranmamak ve utandırmamak için hiçbir mimik yapmamaya çalışırım normalde. Ama koku o kadar baskındı ki anlatamam. Birkaç dakika dayanmaya çalıştım oysaki ama baktım kusacağım. Hemen kalkıp başka bir vagona doğru yürüdüm. Böyle davranmayı sevmem ama üzgünüm, bir dakika daha orada otursaydım kusacaktım.
         Japonca kursunda birkaç haftadır çok güzel fiiller öğreniyoruz ve ben bu fiilleri de kullanarak bir öykü yazmak istiyorum. Ama henüz öyküyü kafamda tam oluşturamadım. Kafamda netleşince Türkçesini yazıp Japoncaya çevireceğim. Burada da paylaşırım eğer yazabilirsem. Bu arada en büyük hayalim Japoncadan Türkçeye ya da Türkçeden Japoncaya bir çocuk hikâyesi çevirebilmek.
         Kurstan döndükten sonra biraz haberleri karıştırdım internette. Yine bir şeyler olmuş. Portakal çatallayan adamlar vardı. :D Size de ülkecek absürt bir film izliyormuşuz duygusu geliyor mu bazen. Ben hep böyle hissediyorum nedense. Saçma sapan şeyler. Olan yine biz turizmcilere olacak. Hiç umudum kalmadı artık benim. Bir arkadaşım “Hani yurtdışına yerleşme hayalleri kuruyorduk ya, artık hiçbir ülke bizi almayacak ve hepimiz bu ülkede öleceğiz.” gibi bir şey yazmış Facebook profiline. Umutsuz olmak istemesem de olmuyor işte. Hiçbir ışık göremiyorum nedense. Aklım da almıyor çoğu şeyi. Hala delirmeden nasıl yaşabildiğimizi de aklım almıyor. Belki de çoktan delirdik.
         Eve dönerken bizim sitede bir apartmanın bahçesindeki şeftali ağacını gördüm. Tomurcuklanmaya başlamıştı. Sevindim yine de her şeye rağmen.
         Bu günlerde İlber Ortaylı’nın Eski Dünya Seyahatnamesi’ni okuyorum. Bitmek üzere gerçi. İlber Hoca’ya bayılıyorum ama ilk kez bir kitabını okuyorum. Hep ertelemişim nedense. Üniversitedeyken Ayasofya ile ilgili bir belgeselini izlettirmişti hoca. Sınavda da çıkmıştı sanırsam. Müthiş bir adam. Aslında Bizans Sanatı diye iki ciltlik bir kitaba başlamıştım ama baktım çok kuru bir okuma olacak, hemen İlber Hoca’ya hoştum. Hoca diyorum çünkü kendisini hocam gibi görüyorum bu arada. Tanışma fırsatım olmadı hiç ama bir gün inşallah diyorum.

         Bizans Tarihi’ni de okulda gördük tabii ki ama kullanılmayan bilgi unutuluyor arkadaş. Tekrar olsun diye ne zamandır okumak istiyordum ama gerçekten kuru bir okuma oluyor. On beş sayfa falan okuyup attım bir kenara. Bir ara okurum umarım. 

27 Ocak 2017 Cuma

Çelınç

Merhabalar bilog.
Hastayım bu günlerde. Geçenlerde çok üşüdüm dışarıda. Her tarafım dökülüyor. Çelıncı cevaplayıp kaçacağım.
11- Dolabındaki en eski kıyafet (fotoğrafı ve anlamı)

Dolabımdaki en eski kıyafet annemin ben ilkokula yeni başladığım yıl ördüğü şeker pembesi rengindeki kazak. Bayram harçlıklarımla bir sürü yün almıştı ve çeşit çeşit kazaklar örmüştü bana. Pembeyle yeşil olanı net olarak hatırlasam da yeşil olan küçüldü ama pembeyi hala giyebiliyorum. :) Buralar o kadar soğuk olmadığından getirmedim ama Balıkesir’e gidince giyiyorum hala. O yüzden de fotoğrafı yok. Ama görseldeki örnekten. :))


26 Ocak 2017 Perşembe

Üzüldükçe Üzüldüm

        
         Pazar günü Japonca kursumdan dönerken otobüs durağında şahit olduklarıma o kadar üzüldüm ki hala kafamdan atamıyorum. Anlayamıyorum. Anlayamadığım, cevaplandıramadığım çok şey var.
         Kurstan çıktım vapura bindim. O kadar çok kalabalıktı ki sohbet eden bir genç kız ve çocuğun karşısına oturmaya karar verdim. Türk olduklarını sanmıştım ama Almanca konuşuyorlardı. Almanca bilmediğimden anlamadım tabii ki. Sonra kulaklığımı kulağıma takmaya uğraşırken hem onların yanındaki 4 koltuk hem de benim yanımdaki koltuk geniş bir aile tarafından doluverdi. Ben de konuşmalarını dinlemeyeyim diye hala okumakta olduğum Zamanın Kısa Tarihi’ni okumaya başladım. Ben kitabımı okurken yanımda oturan kız kakaolu süt içip selfie çekiyordu.
         Vapurdan indikten sonra metroya yürüdüm. Metro da vapur gibi çok kalabalıktı. İlk başta ayakta kalsam da sonra bir yere oturabildim. Kitabımı okumaya devam ederken yanıma oturan adam da bir kitap okumaya başladı. Sona yakındı ama kitabının adını göremedim. Kırmızı ciltli bir kitaptı.
         Metrodan indikten sonra eve giden otobüse binmek için durağa geldim. Beklerken –ki bu durakta beklemekten hiç hoşlanmıyorum, hep çok kalabalık oluyor- bir ara ellerinde “Hayır” broşürleri olan kişiler ilgimi çekti. Olaydan haberim vardı daha önceden. Gidip bir broşür almadım, gerek görmedim. Zaten ben konuyu biliyorum ve destekliyorum. Belki başka birinin ilgisini çeker de gerçekleri görür diye düşündüm. Gençten bir arkadaş belki benden bir-iki yaş küçük bir gence de verdi bir adet broşür. O genç de bir hışımla broşürü yırttı ve sonra tartışmaya başladılar. Bu kadar nefret dolu oluşumuzu, at gözlüklerimizi, anlamamak konusundaki ısrarımızı anlayamıyorum. Bu kadar bilginin içinde o arkadaşın hala nasıl körü körüne bir şeye/birilerine inanıyor olmasına anlam veremiyorum.
         Neyse bu olayı atlattık derken bir ambulans belirdi uzaktan. Acı acı bağırıyordu sirenleri. Trafik de o kadar sıkışık ki kimse ilerlemiyor. Bazı arabalar yol açsa bile bazıları yerinde durmaya devam ediyor. O ambulansın içinde ben de olabilirdim ya da o yolu açmayan arabadakilerden biri de. Bir dakikanın bile ne kadar önemli olduğunu bilmemize rağmen kılımızı kıpırdatmıyoruz. Artık çok duyarsızlaştık sanırım.
         Üçüncü olaya gelelim: bir dede kaybolmuş sanırım, elinde bastonu vardı. Yanında oğlu olduğunu tahmin ettiğim bir adam bas bas bağırıyordu. “Sen taa ….’den –Çiğli mi Tire mi dedi anlayamadım- buralara ne demeye geliyorsun. İki araba insan senin peşinde dolaşmak zorunda mı” diye. Dede sadece dinliyordu. Belli ki Alzheimer hastası. Adam, dedeyi sürükleyerek arabaya soktu.
         Üzüldükçe üzüldüm. Sonra akşam Ali’ye olayları anlattığımda bana bir haber okudu. Japonya’da bir şehir mi yoksa ilçe mi artık neredeyse yaşlılar çok kayboluyormuş. O yüzden yaşlıların baş parmağına kare barkod yapıştırılıyormuş ve o barkodu da okutunca kişinin bilgileri, ev adresi falan tüm bilgileri çıkıyormuş. Biz de Ali’yle o dedenin bastonuna falan ev adresi ya da telefon numarası yapıştırılamaz mı diye konuşmuştuk bu haber öncesinde ya da cebine bir not koyulabilir bilgilerini içeren mesela. O adam nasıl bağırıyordu öyle. Sesi gitmiyor kulaklarımdan. :(
         Yarım saat boyunca bekledim durakta. Tek otobüs var eve giden ve Pazar günleri hep atlayarak ya da geç geliyor. Ben de cinnetlerden cinnet beğeniyorum deyip çelınca geçiyorum hızlıca.
         10- Asla unutmak istemediğin anın.
         İşte bu benim için zor bir soru.

         Çocukluğumun tamamını asla unutmak istemem. Onun haricinde Ali ile yaşadığım hiçbir şeyi ve evlenme teklifi aldığım o günü unutmak istemem sanırım. :)

21 Ocak 2017 Cumartesi

Challenge! Ben de Varım!

         


         Merhaba;
         Sanırım ilk Leylak Dalı’nda gördüm ama sonra bir sürü blogda okumaya başladım bu etkinliği. Meğer kaynağı Sonik Hanım’mış. Eskiden mim falan derdik bunlara, şimdi adı challenge oldu ya neyse! :) Ne zamandır görüyordum ama ben böyle şeyleri hiç devam ettiremediğimden hiç girişmek istemedim ama sonra dayanamadım. Birkaç gündür de kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Zaten 1 Ocaktan beri her gün eksiksiz olarak yazıyorum. Evet, kendi kendime bu ay hiç fire vermeden yazabilir miyimi kanıtlamaya çalışıyorum. Bu güne kadar eksik olmadı şükür. Bu soruların cevaplarını da ekleyeyim yazıların sonuna, ne çıkar dedim. İşte bugün başlıyorum.
1-   5 sözcükle kendini anlat.
Uykuyu ve yemek yemeği sevmeyen: Gerçekten çok yorucu eylemler bana göre. Vücut yorulmasa, ihtiyaç duymasa hiç aramam.
Meraklı: Meraktır insanı dinç tutan ve yaşatan.
Ağlak: Ağlamaktan nefret ederim ve genelde (bir iki kişi hariç) insanların yanında ağlayamam ama çok duygusalım, elimde değil.
İyimser olmaya çalışan bir kötümser: Zamanında mail adresini bile pessimistic olarak alan birinden bahsediyoruz. Ama iyi düşün iyi olsun mottosundan iyimser olmaya çalışıyorum.
Düşünen: Uykumda bile düşünüyorum. Seviyorum düşünmeyi, planlamayı, fikir yürütmeyi ama uykuda düşünmek nedir abi! Yoruluyor beynim.
2-   Kalbini kazanmanın 5 yolu:
Zeka: Zeki insanlara bayılırım.
Merhamet: İnsan olmayı bilmek gerekir.
Kitap okuyan insanları ayrı bir severim.
Samimiyet çok önemli bir şey hayatımda. Ağız burun yaya yaya konuşanın ağzının ortasına geçiresim geliyor bazen. Ben sinirli bir insanım ve böyle insanlarla vakit kaybetmek beni çok sinirlendiriyor.
Son olarak da işinde başarılı, hırslı insanları severim. Ama bu hırs başkalarının kuyusunu kazmak için kullanılmıyorsa.
3-   Hayatın bir kitap/film olsa türü ve adı ne olurdu?
:) Hayatım film de olsa kitap da olsa komedili dramatik bir şey olurdu kesin. Çabalayan çabalayan bir şey olamayan, başkalarına göre mükemmel ama kendine yetmeyen, kendine yakıştıramadığı bir hayatta debelenip durmak benimkisi.
Adı da “İnişli Çıkışlı Bir Hayatın İçinden Muhteşem Hatalar” falan olurdu herhalde. :)
4-   Etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?
Valla her şey için geliyorlar. Övünmek gibi olmasın ama iyi bir dinleyici olduğumu düşünüyorum. Ama genelde iş, arkadaşlık ya da sevgili problemleri için geliyorlar. Ben bu konularda pek iyi olmadığımı düşünsem de sanırım beni seviyorlar. :) (Gerçi dört buçuk yıldır iyi giden bir ilişkim var, şimdi onu yabana atmayayım.)
Şaka bir yana, objektif olmaya çalışıyorum bir arkadaşım bana bir sorunu ile geldiğinde. Direkt taraf tutmak yerine eğer yapabiliyorsam konuyu farklı açılardan görmeye çalışıp yeniden önüne sürüyorum. Ya da hiçbir şey yapamıyorsam sadece dinliyorum. Yargılamamaya çalışıyorum. Karşımdaki de ona göre karar veriyor bence.
5-   Her zaman ve bazen özlediğin iki şey:
Her zaman özlediğim tek şey çocukluğum. Her şeyin daha masum ve daha sade olduğu zamanlar. Çocukluğum benim için hep çok özeldir. 1990 doğumluyum. Sokakta oynamanın ne demek olduğunu, arkadaşlıkları hep tattım ben. Çocukluğumu liseden mezun oluncaya kadar olan o döneme yayarım ben. Bence hayatımın en güzel zamanlarıydı.
Bazen özlediğim şey ise çocukken yediğimiz bazı abur cuburlar: cino, çokomel, yumuyum falan filan. Gerçi biz çok nadir zamanlarda yerdik ama olsun. :)

Haydi bakalım, ilk 5 soruyu yanıtladım bir çırpıda. Kalanları da atlamadan her gün yazabilirim umarım.

         Yoksa siz hala katılmadınız mı? Haydi siz de başlayın bugün. 

20 Ocak 2017 Cuma

Vatan Haini

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. 
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." 
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, 
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali 
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. 
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet 
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt 
           hainiyim, ben vatan hainiyim. 
Vatan çiftliklerinizse, 
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, 
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, 
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, 
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, 
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, 
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, 
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, 
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, 
                            ben vatan hainiyim. 
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 

Nazım Hikmet



Dönüp dönüp okuyorum bu ara Nazım’ın bu şiirini. Başka söze gerek yok. Anlatıyor her şeyi/mizi. 

19 Ocak 2017 Perşembe

Çiçeklerin Ahengi ile Sonbahar Buluşması

         


         26 Kasım 2016’da Jikad tarafından gerçekleştirilen İkebana etkinliğine katılmıştım. Daha sonra bloguma dönüp baktığımda okumak istediğim bir yazı olduğu için yazayım dedim.
         Duyurusunu Facebookta görüp hemen mail atmıştım Jikad’a. Bu arada bilmeyenler için Jikad, Japonya İzmir Kültürler Arası Dostluk Derneği’nin baş harfleri. Zaman zaman etkinlikleri olsa da ben bir türlü denk getirip gidemiyordum ama bu kez gitmeyi başardım.
         İkebana, kısaca çiçek süsleme sanatı demek. Aslında terrarium gibi bir şey olacağını tahmin ediyordum ama googleda aratınca fanus değil de saksıda sergilendiklerini gördüm. Yine de hakkında çok fazla bilgim olmadan gittim diyebilirim.
         Programda açılış konuşması, yeni üyelerin tanıtımı olduktan sonra çok hoş bir Japon müziği dinletisi oldu. Sanatçılar Hürkan Ayvazoğlu ile Alexander Mekaev idi. Dinlediğimiz müzik o kadar güzeldi ki eve geldiğimde de çok beğendiğim ezgileri yeniden dinledim. Dinletiden sonra Japonya Başkonsolosu da konuşma yaptı. Benim açımdan canlı canlı Japonca bir şeyler duymak iyi oldu doğrusu.


         İkebana tanıtımını ise bir sunum ile başkonsolosun eşi Shizue Ehara yaptı. Çok sevimli bir kadındı. Bize kullanılan malzemeleri ve teknikleri anlatırken çok güzel uygulamalar da yaptı. İkebana için kullanacağınız saksı, tepsi ya da kap her ne ise içine çivili bir taş yerleştiriliyor. (Japonca adını unuttum şimdi.) Kullanacağınız çiçekler, dallar ya da yapraklar ise bu çivili nesneye saplanıyor. Çiçekleri kaba dizmenin belli kuralları var. Hepsi bir felsefeye göre diziliyor. Tüm yapraklar aynı yöne bakacak gibi mesela. Nasıl ki altın oran varsa burada da gümüş oran kullanılıyor. Sadece bir vazo çiçek deyip geçmemek gerekiyor yani. yaparken durup düşünmek, karşısına geçip şöyle bir bakmak gerekiyor.




         Bu arada tüm Japonca konuşmalar, Türkçe bilen Japonlar tarafından çevriliyordu.


         Bu etkinlikte bir de uygulama kısmı vardı ki ben de o uygulayıcı 5 kişiden biriydim. Açıkçası Bayan Ehara’nın bize gösterdiği o muhteşem örneklerden sonra ben büyük bir beklentiye girmiştim ama sadece iki yaprak ve bir gül ile bir uygulama yaptık. Biraz hayal kırıklığına uğradım o yüzden. Yine de estetik açıdan güzeldi diyebilirim.

         

18 Ocak 2017 Çarşamba

Yazışal Şeyler

         
         Bir süredir biraz daha vaktim bol. Bu sebeple arada da olsa bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Yazmaya çalıştığım bir kitap var mesela. Nedir, nasıl olur bilemiyorum ama yayınlanmasını istiyorum. Aynı zamanda da her gün düzenli yazmak ve içimdekilerden kurtulmak da istiyorum. Zaten benim için yazmak atmak demek. İçimden atmak.
         Aslında kendimi gaza getirip her gün yarım saat yazacağım diye bir cümle kurmuştum ama sor bana hiç yazdın mı diye. Tabii ki hayır. Oysa ortam müsait yani. Ama işte… Anla sen buradan ne kadar tembel olduğumu.

         İnşallah en yakın zamanda yazmaya başlayabilirim. 

17 Ocak 2017 Salı

Anlayamıyorum.

         


         Bu kadar nefret dolu oluşumuzu anlayamıyorum.
         “Bıdı bıdı olacakmış. Sanki olabilecek de…”
         Bu cümleyi duyduğumdan beri aklımdan çıkaramıyorum. Bu cümleyi söyletecek ne yapmış olabilirim. Bir hayalimin/hedefimin olması suç mu/yanlış mı? Biri hakkında böyle cümleler kurabilecek kadar ne yaşamış olabilirsin? Elinden neler alınmış ki başkasının başarısını kıskanıyorsun.
         Evet, istiyorum ve inanıyorum ki olacak. Çünkü üzerinde çalışmaya devam ediyorum.
         Ben öyle çok hırslı bir insan değilimdir. Hayatta her zaman hedeflerim, planlarım olmuştur ki böyle olmasını da seviyorum. Ama olmazsa illa o olacak diye kendimi paralamam. Ya da çokça tembel bir insan olduğumdan bazı hedeflere ulaşmam bazen uzun zamanımı alabilir. Olabilir. Bu benim. Yaşadığım da benim hayatım. Mesela bir sınavı geçemediğimde üzülürüm. Yaptığım hatalara, bu kadar hırssız bir insan oluşuma üzülürüm. Yapabilecekken tembelliğimden yapmıyor oluşuma üzülürüm. Ama yine de o hırs gelmez içime. Demek ki şu an onun zamanı değil derim çokça da.
         Amaa…
         Bir şey var ki işte o hırs yapıyor bende. O da bir başkasının konuşması. “Bıdı bıdı olacakmış. Sanki olabilecek de…” Bunu söyleyebilecek haddi kendinde bulabilmesi. İşte bu cümleyi duyduğum andan beri aradığım o hırs bende artık. Yalnız ben zaten o’yum. Sadece tasdiklenmesi gerekiyor.
         Böyle bir olayı daha önce de yaşamıştım. İsmi lazım değil bir vatandaş üniversite sınavına hazırlanmak için işimi bırakıp, dersaneye başladığımı görünce “Sanki kazanabileceksin de… bıdı bıdı…” diye bir cümle kurmuştu. Canımı çok yakmıştı bu cümle. Hayallerimin peşinden gitmek istemem suç mu diye düşünmüştüm yine. Şükürler olsun okudum da üniversiteyi.
         İşte o gün o cümleyi de duyunca içim acıdı, canım yandı. Neden, dedim. Zor muydu “İnşallah başarırsın.” demek. Neden illa küçümsemek.
         Anlayamıyorum.
         Yine bir şeylere hazırlanıyorum. Bir şeyler için çalışıyorum ve inanıyorum ki ben çalıştığım ve inandığım sürece yapamayacağım şey yok. Biliyorum ki olacak. Yeter ki inancım solmasın. Amin.


15 Ocak 2017 Pazar

Bu aralar

         


         Merhabalar;
         Bu aralar ben bolca kitap okuyorum. Bir süredir, uzun zaman önce başlayıp da yarım bıraktığım kitaplardan okuyordum ama dün Zamanın Kısa Tarihi’ne başladım. Kitap yazılarımı şuradan okuyabilirsiniz bu arada.
         Kitaplar haricinde Japonca çalışıyorum. En azından çalışmaya çalışıyorum. Arada da küçük İngilizce metinler okuyorum telefonumdan.

         Bunlar haricinde pek bir şey yapmıyorum sanırım. İçimden de bir şey yapmak gelmiyor sanki. Biliyorum geçecek ama geçinceye kadar bir şey yapmayı düşünmüyorum pek. Ülkemizin içinde bulunduğu saçma durumdan bir an önce kurtulalım istiyorum. Dileğim üzerimize bile isteye serptiğiz ölü toprağını silkelemek ve bir an önce uyanmak. Yoksa mutsuzluktan ölüp gideceğiz hepimiz.

14 Ocak 2017 Cumartesi

Yaralarını tamir etmesi gereken yine kendisidir kişinin.

         


         Nereden buluyoruz kendimizde birinin hayatını yönetme hakkını?
         Onun sevgilisi olunca sahibi de olmuyoruz ki! Neden hemen yönetmeye başlıyoruz? Sanki onun hayatına girmeden önce, onun bir hayatı yokmuş gibi düşünmeye başlayıp hayatındaki tüm insanları silmesini bekliyoruz her bir sosyal paylaşım platformundan. Neden? Neden bu güvensizlik! Sanki adam durdu durdu sen hayatına girince çevresindeki tüm kadınlar/adamlar potansiyel sevgili adayı oldu.
         Yapma canım kardeşim.
         Sen de tüm bunlara izin verme canım ciğerim. Sonuçta sen bir bireysin. Ondan önce de bir hayatın vardı; tüm görüştüğün o insanlar, sevdiklerin, bir şeyler paylaştıkların. Sırf şimdi hayatında o var diye neden silip atıyorsun her şeyi. Hep yanında mı olacak sanki? İnşallah olur tabii de ya olmazsa?! Arkadaşlarını da sildin, ne yapacaksın şimdi?! Kim kalacak yanına. Sırf onun güvensizlikleri var diye sen niye harcıyorsun hayatını?
         Yaralarını tamir etmesi gereken yine kendisidir kişinin. Sen ne yaparsan yap, istersen ağzınla kuş tut; o yine bildiği yoldan ilerlemeye, seni kendi kafasında kurduğuna göre şekillendirmeye devam edecek nasılsa. Kendisini tamir etmediği, sevmediği sürece acısını hep senden çıkaracak. Seni üzecek.
         Yapma canım kardeşim.

         

23 Aralık 2016 Cuma

Japonca Öğrenmek

        


         Merhabalar;
         İnstagramda ne zaman Japonca bir şeyler paylaşsam ya fotoğraf altına ya da mesaj bölümüne sorular geliyor. Ben de bu konuda bir yazı yazmaya karar verdim.

         Öncelikle neden Japonca sorusu ile başlayayım.
         Yanlış hatırlamıyorsam daha önce de bahsetmiştim; Ben Adnan Menderes Üniversitesi’nde Seyahat İşletmeciliği ve Turizm Rehberliği okudum. İkinci yabancı dil olarak da Japonca seçtim. Yani Japonca böyle girdi hayatıma. Yani hobi olarak öğrenmeye başlamadım. Okul ve bölümüm gereği bu dili seçtim.

         Okulda ne kadar Japonca öğrendim?
         Okulda haftada 4 saatlik seçmeli ders olarak görüyorduk Japoncayı. 4 yıl boyunca gördük. Hiraganayı okuyup yazabilecek kadar öğrendik. Ders kitabı olarak da Minna no Nihongo’yu kullanıyorduk. 25. Üniteye kadar geldiğimizi hatırlıyorum.


         Şu an Japonca için ne yapıyorum?
         Ünversiteden mezun olduktan sonra Japoncamı geliştirebilmek ve Japonca sınavına hazırlık için (TUREB’in açtığı sınav) kursa gitmeye karar verdim. Bunun için İzmir’e taşındım. Çünkü Kuşadası’nda Japonca kursu bulamadım. İzmir’de de uzun bir süre aradıktan sonra Hacettepe Akademi’yi buldum. Yanlış bilmiyorsam en fazla 4 ya da 6 kişilik gruplar için sınıf oluşturuluyor ama ben birebir ders alıyorum. Öğretmenim Türk ama kendisinden çok memnumum. Yine Minna no Nihongo (Herkes için Japonca) kitabını kullanıyoruz ama üniversitedekinin aksine bir de alıştırma kitabı var. Onun haricinde derslerde dinleme, okuma, soru-cevap kısımları falan oluyor. Bazen çeviri de yapıyoruz.
         Ben ilk başta 60 derslik bir kur aldım. Haftada sadece bir gün gidebildiğim için oldukça uzun bir süredir gidiyorum. (4 ay da bir ara verme durumumuz oldu.) şimdi bu kurun neredeyse sonlarına gelmek üzereyiz. Henüz seviyemi yeterli bulmadığımdan ikinci 70 saatlik kurumu da aldım. Şu an devam eden kur biter bitmez ara vermeden ona başlayacağız.

         Bir kurun sonunda ne kadar Japonca öğrenebildin?
         Ben okulda gramer konularını gördüğüm ve en azından Hiragana alfabesini bildiğim için biz bazı kısımları hızlı geçiyoruz. Daha çok eksiklerim üzerine yoğunlaşıyoruz. Mesela ilk dersimize Katagana alfabesini öğrenerek başlamıştık. Asıl hedefim de TUREB’in sınavını geçmek olduğu için de konuşma ve çeviri üzerinde ilerlemek istiyoruz. Ama şunu söyleyebilirim ki ilk kur sonunda birinci kitaptaki 15 üniteyi bitirmiş oluyorsunuz. Sanırım bu da B seviyelerinde bir yer oluyor.
         Umarım sorularınızı cevaplayabilmişimdir. İnstagramdan sık sorulan soruları seçip cevapladım. Daha sonra Japoncayla ilgili başka yazılar da yazacağım. Ama bundan sonraki yazım “Hangi yabancı dili seçmeliyim?” sorusu üzerine olacak.

         Beni instagramdan takip etmek isterseniz kullanıcı adım @elif_ayvaz

5 Haziran 2016 Pazar

Arkadaş




         Benim için arkadaş kelimesi bile çok büyük bir sorun. Herkesten arkadaş olmaz, olmuyor da. Dost ise çok ayrı bir yazının konusu. Fazla da dostum yok zaten. Olmamalı da bence.
         Bir süredir hayatımda bazı sadeleştirmelere gittim. Eşyalar, kozmetik ürünleri ve hatta kitaplarda bile. Kitaplar da ayrı bir konu tabii. Kitaplarla aram iyidir. Yani ben öyle düşünüyorum tabii. Ama artık çok fazla kitap almıyorum. Buna son iki yıldır falan devam ediyorum sanırım. Almıyorum çünkü hiçbir yere sığamıyorum. Ah, bir de taşınırken çok zor oluyor. Eşyamdan çok kitap kolim oluyor. Bir de artık kütüphanemde sevmediğim kitapları barındırmak istemiyorum. Ve tabii bir de e-kitaplar var. Üç nesil sonraki torunuma yetecek kadar çok e-kitabım var, belki de daha fazla, bilemiyorum. Bu yüzden sadece kütüphanemde olmasını istediğim kitapları alıyorum.
         Gelelim arkadaş konusuna… Üniversite bitince Kuşadası’ndan ayrılıp İzmir’e yerleştim biliyorsunuz. Oradaki hayatımdan uzaklaştım haliyle. Taşındıktan sonra bazı arkadaşlarım ya da arkadaş dediklerim tavır aldılar bana. Gittim diye. Ama herkes kendi hayatını yaşıyorken bu tavrın sebebini anlayamadım hiç. Kendi yolumda ilerleyebilmem için buraya gelmem gerekiyordu. Başka bir çözümü de varmış aslında bu yolun ama o zamanki kafamla düşünememişim işte bunu. Taşınmadan da Japonca kursuna gidebilirmişim mesela ama çok zor olacaktı. Ve kurs için de sezonun bitmesini beklemem gerekecekti falan filan. İzmir’e taşınmak daha kolay geldi gözüme. İnsanların içinde bulunduğum durumu ya da yönümü anlamalarını beklemiyorum ama yargılamalarını da anlayamıyorum doğrusu.
         Geçen gün Facebook’ta bir arkadaşımın beni sildiğini gördüm. :) Güldüm tabii hala böyle şeyler var mı ya diye… Kendi kendine tavır almış bana. Canı sağolsun. Ama bu hareketi komik bulduğumu da söylemeden geçemeyeceğim.
         Öyle işte. İşine yaramıyorsan, kendi yolunda yürüyorsan yoksun onlar için.

         Ne diyelim. Bu da onun yolu. 

24 Nisan 2016 Pazar

Günler, Zaman ve Kitap Fuarı




       
         Merhaba;
         Zaman nasıl geçti hiç anlamadım doğrusu. En son buraya yazdığımda Kasımmış. Sonra bir baktım ki Nisan da bitmek üzere. Bu sürede neler yaptım derseniz kısaca bahsedeyim.
         Çalışmaya başladığımdan bahsetmiştim zaten önceki yazılarda. Hala çalışıyorum. Onun haricinde bir de Japonca kursuna başladım. Ocak ayıydı. Fakat sadece Pazar günleri gidebiliyordum çalıştığımdan dolayı. Gidebiliyordum diyorum çünkü Nisan başında doğum iznine ayrıldı. Ağustosta dönecek bu arada. Japonca ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım. İnstagramda çok soruluyor çünkü.
         Onun haricinde okumadığım hadi okumadığım demeyelim de çok okuyamadığım zamanlar geçirdim. İşten geldikten sonra çok yorgun oluyorum. Haftada iki gün de öğrencime İngilizce ders veriyorum. Genelde otobüste okursam okuyorum. Bu yıl benim için verimsiz geçiyor bence.
         Ayrıca hayatımın en asosyal zamanlarını yaşıyorum. Yaşamak için çalışmıyorum da çalışmak için yaşıyorum resmen. Evet, bu durum beni mutsuz ediyor. Üniversite zamanlarımı ve Kuşadası’nı özlediğim de doğrudur.
         Neyse…
         Herşey o kadar da kötü değil tabii ki…
         Her yıl büyük merakla beklediğim kitap fuarına gittim geçen Pazar. Bugün de son günü. Aslında bugün de gitmek istiyordum ama baş ağrım dayanılmaz. Sokağa çıkmak istemiyorum bu yüzden.
         Ben bu fuarı o kadar çok sevmedim. Eskiden daha güzeldi sanki. En azından daha çok indirimli kitap oluyordu. Bu yıl hem biraz sönük geldi gözüme hem de pahalıydı kitaplar.
         Tüm salonu dolaşmama rağmen tek bir kitap aldım. O da kaynak kitap olarak işime yarayacağını düşündüğüm 1915 Gelibolu Harbi Günlüğü.
         Ben daha çok sahafların olduğu salonda dolaşmayı tercih ettim. Halikarnas Balıkçısı’nın kitaplarını toplamaya çalışıyorum bir süredir. Türkiye Turu Doğu Etabında Ahmet Mümtaz Hocam çok bahsetmişti kendisinden. Ben de Balıkçı’nın bazı hikâyelerini bilmeme rağmen hiç kitaplarından okumamıştım. Batı Etabı bittiğinde çok kısa bir İstanbul seyahatim olmuştu. O zaman Beyazıt’tan buldum bir tane. Parmak Damgası. Sonra da her gittiğim kitapçıda serinin devamını arar oldum. Fuardan da yedi adet kitabını buldum. Bunlar da;
         Turgut Reis
         Mavi Sürgün
         Merhaba Anadolu
         Düşün Yazıları
         Anadolu’nun Sesi
         Hey Koca Yurt
         Arşipel
         Umarım tüm seriyi tamamlayabilirim. Biliyorum yeniden basıldı bu kitaplar. Ama bana böylesi daha güzel geliyor.

         Siz İzmir Kitap Fuarı’na uğradınız mı? Hangi kitapları aldınız?

29 Haziran 2015 Pazartesi

Bitenler #26

         


         Merhaba,
         Daha önce İzmir’e taşınacağımdan bahsetmiştim. Taşındım, üç hafta falan oldu sanırım. Bu süreçte taşınmak için eşyaları kolile, sonra gel yerleşmek için kolileri aç derken pek ürün bitirememiştim açıkçası. Bir sonraki ay için de bekletmek istemedim ambalajları. Bir an önce çöpe gitsinler istiyorum. O halde başlayalım:
         Neutrogena Visibly Clear Pore & Shine Temizleme Jeli: Neutrogena’nın daha önce de temizleme jelini ve peelingini kullanmıştım. Sanırım pembe greyfurtlu olanlardandı ve kokularını hiç sevmemiştim. Bence onlar çocuk aspirini gibi kokuyordu. Ama bu misket limon ve mandalina kokulu ve ben bu kokuya bayıldım. Temizlemesinden çok hoşlanmadım ama sırf kokusu yüzünden bir daha alabilirim.
         Farmasi Skin Care Yüz Temizleme Toniği (Yağlı ciltler için): Bir önceki yazımda kendisinden bahsetmiştim. Okumak için tık tık. Severek kullandığım bir ürün oldu. Fakat Farmasi’nin ürünlerini biraz pahalı buluyorum ben. İndirime girerse alabilirim yeniden.
         Veet Tüy Dökücü Krem: Pratik olduğu için genelde kullanıyorum. Daha önceki bitenlerimde de yazmıştım.
         Pomegranete Ampoule Mask: Kâğıt maskelerden çok hoşlanmasam da zamanında almışım birkaç tane. Sırf kendime bakım yapıyorum demek için kullandım. Anlık nemlendirme için iyi bir üründü.
         Dove Sabun: Dove’un bu 50 gramlık sabunlarından elimde bir sürü oldu nedense. Dove’un iki farklı setini aldığımdan içinden ikişer ikişer çıktı resmen. Eskiden yani ergenliğimde kaç tane bitirdim bunlardan bilemiyorum. Yeniden kullanmak nostalji oldu benim için. Dove’un ürünlerini genel itibariyle seviyorum.

         Watsons Footease Nokta Ayak Desteği: Çok uzun zamandır topuklu ayakkabı giymiyordum. Ama o mezuniyet denilen o illet için illa da topuklu giymek şart olmuş resmen. Ben de madem uzun zamandır giymiyorum, madem saatlerce ayakta duracağım bari ayağımı vurmasın diyerek bu ürünü aldım. İki tanesini bir ayakkabının iç tarafında yapıştırdım. Bütün gece ayakkabılar ayağımı hiç vurmadı. Tavsiye ederim.