Japonca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2017 Pazar

Evlilik, İşsizlik ve Diziler

        


Selam bilog,
         Uzun zaman oldu buraya içim dökmeyeli. Biraz anlatasım var. Azıcık müsaitliğim varken yazayım dedim.
         Ben evlendim! 19 Kasım’da Fuar Evlendirme’de nikâhımız oldu. 25 Kasım’da da Balıkesir’de bir düğün oldu. Düğün istemiyorduk ama ailelerin dediği oluyor ne yazık ki. Ne kadar istemediğim şey varsa yaşadım şükür! :D Dünyanın en sade gelinliğini isterken, bana göre en kabarık gelinliği ile o düğünde göbek attım. :D Ali de ben de oynamayı bilmediğimizde epey komikti bana göre. Geçip gittiği için ikimiz de memnunuz açıkçası. Düğün bana saçma geliyor. Evliliği de çok gerekli görmüyorum açıkçası ama resmen toplum baskısı yüzünden evlendik. :)) Eşim Ali olduğu için tabii ki sıkıntım yok ve bu durumdan memnunum. İyi ki o. :) Neyse artık evli bir insanım. Kendimi o kadar büyümüş hissetmesem de her şey insan için ve zamanı gelince bir bir yaşıyorsun hepsini.
         Onun haricinde balayı falan yapmadığımızdan –çünkü kış ve paramız da yok :) üç günlük evlilik iznimizden işe döndüğümüzde işten çıkarıldım. Henüz tam sonuçlanmadığından bir şey söylemek istemiyorum ama sıkıntılı bir süreç. Tüm yük Ali’nin üzerine kaldığı için çok mutsuzum ama yapmak istediğim şeyleri bir türlü yoluna koyamıyordum vakitsizlikten ve yorgunluktan. Bir ara vermek bazı kararlar almamda ve uygulamaya geçmekte iyi oldu sanki.
         İşsiz olduğum için Japonca kursumun gününü değiştirdik. Cumartesileri 18.00-19:30 arası gidiyordum ama şimdi Salı ve Cuma günü 14:30-16:00 arası gitmeye başladım bu hafta. Birazcık ders çalışabiliyorum şu ara.
         Onun haricinde dizilere sardım. Ali’yle Stranger Things izliyoruz. 2. sezonu bitirmek üzereyiz ama ben öyle şeyler barındıran hikâye ya da dizi/filmlerden korkuyorum. Ama herkes o kadar çok bahsediyordu ki izlemek farz olmuştu artık.
         Fi dizisi ilk çıktığında biz de izlemeye başlamıştık ama kitapla alakası olmadığını düşünüp 4. bölümden sonra izlemeyi bıraktık. Ama ben bu ara yeniden izliyorum. Malum işsizlik. :) Fi’yi bitirdim hatta Çi’nin de 5. bölümünü izledim az önce. Kitaptan çok şaştı ama izliyorum işte.
         Bir başka izlediğim Türk dizisi de Ufak Tefek Cinayetler. Yine çok övmüşlerdi de meraktan başlamıştım. Sonra sardı epey beni. Onu da izliyorum. Bana biraz Pretty Little Liars’ı hatırlattı ama Ali Desperate House Wifes ve Little Big Lies’a benziyor dedi. İki diziyi de izlemedim ama herkes benziyor ama aynısı değil diyor.
         Çalışırken Skam diye bir Norveç dizisi izliyordum ama onun 4. sezonunda kaçıncı bölümünde kaldığımı unuttum. Hatırlayınca onu tamamlayacağım. Sanki 20 dakikalık vloglar izliyormuşsunuz gibi, değişik bir dizi. Aslında liseli gençlerin gündelik hayatlarından kesitler var içinde. Ama Norveççe çok sevimli bir dilmiş. Canım çekiyor.
         Bir de Kore dizisi izledim ama üşenmezsem ona ayrı yazı yazacağım.
         Şimdilik yazacaklarım bu kadar. Aslında yoruldum ve bulaşık makinasına bulaşıkları yerleştirip sonra da ütü yapmam lazım.

         Gelirim yine. 

13 Mart 2017 Pazartesi

Bahar Geldi

         
         Bahar geldi her ne kadar geçen Salı gününden beri İzmir yağmurlu olsa da. Hava bir açıyor bir yağıyor ama olsun. Ege’nin sıcağını pek sevmiyorum, zaten ben sıcağı, yazı, güneşi pek sevmiyorum. Tabii bunda güneş alerjimin olması büyük etken ama doğanın uyanışını seviyorum işte. Hem kim sevmez ki. Bu kış epey zorlu geçti zaten. Biraz ısınmaya ihtiyacı var herkesin.
         Dün İzbanla Japonca kursuma giderken dörtlü koltuklardan birine oturmuştum. Karşımdaki kadına oturur oturmaz sinir oldum zaten. Yayılmış, bacak bacak üstüne atmış ve inatla ayağını çekmedi. Ben de sürekli kıpırdandım durdum. Hep de böyle insanlarla İzbanda karşılaşıyorum nedendir bilmem.
         Kadın indikten sonra başka bir duraktan bir adam bindi ve tam karşıma oturdu. Engeli vardı ve Allah affetsin çok kötü kokuyordu ya. Sokakta yaşıyor belli ki. Ama ben insanlara saygısızca davranmamak ve utandırmamak için hiçbir mimik yapmamaya çalışırım normalde. Ama koku o kadar baskındı ki anlatamam. Birkaç dakika dayanmaya çalıştım oysaki ama baktım kusacağım. Hemen kalkıp başka bir vagona doğru yürüdüm. Böyle davranmayı sevmem ama üzgünüm, bir dakika daha orada otursaydım kusacaktım.
         Japonca kursunda birkaç haftadır çok güzel fiiller öğreniyoruz ve ben bu fiilleri de kullanarak bir öykü yazmak istiyorum. Ama henüz öyküyü kafamda tam oluşturamadım. Kafamda netleşince Türkçesini yazıp Japoncaya çevireceğim. Burada da paylaşırım eğer yazabilirsem. Bu arada en büyük hayalim Japoncadan Türkçeye ya da Türkçeden Japoncaya bir çocuk hikâyesi çevirebilmek.
         Kurstan döndükten sonra biraz haberleri karıştırdım internette. Yine bir şeyler olmuş. Portakal çatallayan adamlar vardı. :D Size de ülkecek absürt bir film izliyormuşuz duygusu geliyor mu bazen. Ben hep böyle hissediyorum nedense. Saçma sapan şeyler. Olan yine biz turizmcilere olacak. Hiç umudum kalmadı artık benim. Bir arkadaşım “Hani yurtdışına yerleşme hayalleri kuruyorduk ya, artık hiçbir ülke bizi almayacak ve hepimiz bu ülkede öleceğiz.” gibi bir şey yazmış Facebook profiline. Umutsuz olmak istemesem de olmuyor işte. Hiçbir ışık göremiyorum nedense. Aklım da almıyor çoğu şeyi. Hala delirmeden nasıl yaşabildiğimizi de aklım almıyor. Belki de çoktan delirdik.
         Eve dönerken bizim sitede bir apartmanın bahçesindeki şeftali ağacını gördüm. Tomurcuklanmaya başlamıştı. Sevindim yine de her şeye rağmen.
         Bu günlerde İlber Ortaylı’nın Eski Dünya Seyahatnamesi’ni okuyorum. Bitmek üzere gerçi. İlber Hoca’ya bayılıyorum ama ilk kez bir kitabını okuyorum. Hep ertelemişim nedense. Üniversitedeyken Ayasofya ile ilgili bir belgeselini izlettirmişti hoca. Sınavda da çıkmıştı sanırsam. Müthiş bir adam. Aslında Bizans Sanatı diye iki ciltlik bir kitaba başlamıştım ama baktım çok kuru bir okuma olacak, hemen İlber Hoca’ya hoştum. Hoca diyorum çünkü kendisini hocam gibi görüyorum bu arada. Tanışma fırsatım olmadı hiç ama bir gün inşallah diyorum.

         Bizans Tarihi’ni de okulda gördük tabii ki ama kullanılmayan bilgi unutuluyor arkadaş. Tekrar olsun diye ne zamandır okumak istiyordum ama gerçekten kuru bir okuma oluyor. On beş sayfa falan okuyup attım bir kenara. Bir ara okurum umarım. 

23 Şubat 2017 Perşembe

My Love Story

         


         Hastayken hiçbir şey yapacak halim olmuyor ve yarı baygın bir şekilde oturuyorum. Yarı uyuklayarak bir şeyler izlemek de iyi geliyor sanki. Bu aralar da Japonca filmler izlemek istiyorum. O yüzden rastgele bir film açıp izlemeye başladım.
         Filmin ismi My Love Story. Başrolde Takeo Goda adlı oğlanımız ve Rinko Yamato isimli kızımız var. Bir de Takeo’nun en yakın arkadaşı Makato Sunakawa var.
         Takeo Goda, iri yarı, goril gibi bir oğlan. Hep yardım ettiği için erkekler ona bayılsa da kızlar görüntüsünden dolayı korkuyorlar. Zaten konuşması da gorilimsivari.
         Makato Sunakawa da yakışıklı oğlumuz ve tüm kızlar ona aşık. Takeo da Sunakawa’nın yanında hep ikinci planda kalmaya alışmış ve en yakın arkadaşı olduğu için sesini çıkarmıyor bu ilgiye ve arkada kalmışlığa.
         Bir gün Takeo, kızımıza bir yardımda bulunuyor ve böylece olaylar başlıyor. Kız buna aşık oluyor ama bu yine yanlış anlayıp Sunakawa’dan hoşlandığını düşünüyor ve kızı hep Sunakawa’ya itiyor. Sonra tabii işler düzeliyor.
         Bana göre neredeyse vasat bir kitaptı. O kadar çok hasta olmasam muhtemelen izlemezdim ama hem kendimi oyalamak hem de kulağım biraz Japonca bir şeyler duysun diye izledim doğrusu.
         Bu arada bu Japonların mimiksizliği beni öldürecek bir gün. Niye böyleler hiç anlamıyorum doğrusu. Ya da çok saçma bir olaya çok saçma tepkiler veriyor olmaları. Sırf Japonca duyayım diye izledim.
         Film ile ilgili aklımda kalanlar; Takeo’nun o aşırı kalın kaşları, goril gibi sesler çıkarışı ve bir de sürekli sukida (seviyorum) diye bağırışı. :)

         Gelelim şalanja.
         6- Hastası olduğun bakkal ürünü nedir?
         Eti Cin, Eti Puf, Cino çikolatalar

         Bir de küçükken yediğim, bizim sokaktaki bakkalda satılan bir çikolata vardı. Kırmızı ambalajı vardı ve tadına bayılıyordum. Ama adını bilmiyorum. Nasıl çikolata yersem yiyeyim aynı tadı alamıyorum ve bulamıyorum onu.

11 Şubat 2017 Cumartesi

Japonca'ya Nasıl Çalışıyorum?

         
         Merhabalar,
         Bugün Japonca ile imtihanımı anlatacağım. :) Çünkü benim için ders çalışmak çok zor ve ben ders çalışmayı hiç sevmiyorum. Aslında kitaplar gayet eğlenceli, resimli resimli zaten. Ama işte benim tembelliğim…
         Daha önce kursa gittiğimden bahsetmiştik. Kursta hangi kitaplar kullandığımızı ve hangi yolları izlediğimizi anlatayım önce.


         Şu kitaptan önce işleyeceğimiz konunun kelimelerini öğreniyoruz, sonra da gramerini anlatıyor hocam. Kitabın adı Minna no Nihongo, Herkes için Japonca diye çevirebiliriz. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye’de pek Japonca kaynak bulmak zor ve benim incelediğim kitaplar arasında ben en iyisi olarak bu kitabı gördüm ki hocam da üniversitede bu kitaptan eğitim almış. Bizim üniversitede de bu kitap işleniyordu ama bizimki çok daha özetlenmiş haliydi.


         Daha sonra da görselde gördüğünüz kitap-lar-dan alıştırmalar yapıyoruz. Kırmızı kapaklı olanda ilk 15 konu vardı. 


O bitince turuncu kapaklı olan kitaba başladık. Bu kitapta da okuma, yazma, dinleme gibi bölümlerde alıştırmalar var. Onları yapıyoruz.


         Bir de Kanji var tabii. Japonca’nın en büyük olayı kelime ezberlemekse ikinci büyük olayı da Kanji ezberlemek bence. Şimdi benim elimde iki tane Kanji kitabı var. Sarı kapaklı olanı hocam bir öğrencisinden aldığını söyledi. Ben JLPT sınavına girmek için onu almıştım hocadan. Daha yeni başlıyoruz çünkü Kanji çalışmaya ve bu kitapta Kanjiler resimlerle anlatılmış. 


Kendim çalışırken fena değildi. Turuncu kapaklı olan kitabı ise hocadan yeni aldım. Açıkça söylemek gerekirse bu kitabı diğerinden daha çok sevdim. Çünkü bunda alıştırma yapacak alan daha fazla. Diğer kitapta bu alan hem çok küçük tutulmuş hem de bana sanki verimli olamıyormuşum hissi veriyordu.


         Görselde de birinci kitap resimli olan kitap, ikincisi ise sonradan aldığım kitap.
         Bir de ben ek olarak her konunun kelimelerini küçük bir deftere yazıyorum. Onun fotoğrafını çekmemişim ama genellikle montumun cebinde taşıyorum. Otobüste, metroda okumak için çok iyi oluyor.

         Japonca ile ilgili öğrenmek istediğiniz bir şeyler varsa seve seve başka yazılar hazırlayabilirim bu arada.

26 Ocak 2017 Perşembe

Üzüldükçe Üzüldüm

        
         Pazar günü Japonca kursumdan dönerken otobüs durağında şahit olduklarıma o kadar üzüldüm ki hala kafamdan atamıyorum. Anlayamıyorum. Anlayamadığım, cevaplandıramadığım çok şey var.
         Kurstan çıktım vapura bindim. O kadar çok kalabalıktı ki sohbet eden bir genç kız ve çocuğun karşısına oturmaya karar verdim. Türk olduklarını sanmıştım ama Almanca konuşuyorlardı. Almanca bilmediğimden anlamadım tabii ki. Sonra kulaklığımı kulağıma takmaya uğraşırken hem onların yanındaki 4 koltuk hem de benim yanımdaki koltuk geniş bir aile tarafından doluverdi. Ben de konuşmalarını dinlemeyeyim diye hala okumakta olduğum Zamanın Kısa Tarihi’ni okumaya başladım. Ben kitabımı okurken yanımda oturan kız kakaolu süt içip selfie çekiyordu.
         Vapurdan indikten sonra metroya yürüdüm. Metro da vapur gibi çok kalabalıktı. İlk başta ayakta kalsam da sonra bir yere oturabildim. Kitabımı okumaya devam ederken yanıma oturan adam da bir kitap okumaya başladı. Sona yakındı ama kitabının adını göremedim. Kırmızı ciltli bir kitaptı.
         Metrodan indikten sonra eve giden otobüse binmek için durağa geldim. Beklerken –ki bu durakta beklemekten hiç hoşlanmıyorum, hep çok kalabalık oluyor- bir ara ellerinde “Hayır” broşürleri olan kişiler ilgimi çekti. Olaydan haberim vardı daha önceden. Gidip bir broşür almadım, gerek görmedim. Zaten ben konuyu biliyorum ve destekliyorum. Belki başka birinin ilgisini çeker de gerçekleri görür diye düşündüm. Gençten bir arkadaş belki benden bir-iki yaş küçük bir gence de verdi bir adet broşür. O genç de bir hışımla broşürü yırttı ve sonra tartışmaya başladılar. Bu kadar nefret dolu oluşumuzu, at gözlüklerimizi, anlamamak konusundaki ısrarımızı anlayamıyorum. Bu kadar bilginin içinde o arkadaşın hala nasıl körü körüne bir şeye/birilerine inanıyor olmasına anlam veremiyorum.
         Neyse bu olayı atlattık derken bir ambulans belirdi uzaktan. Acı acı bağırıyordu sirenleri. Trafik de o kadar sıkışık ki kimse ilerlemiyor. Bazı arabalar yol açsa bile bazıları yerinde durmaya devam ediyor. O ambulansın içinde ben de olabilirdim ya da o yolu açmayan arabadakilerden biri de. Bir dakikanın bile ne kadar önemli olduğunu bilmemize rağmen kılımızı kıpırdatmıyoruz. Artık çok duyarsızlaştık sanırım.
         Üçüncü olaya gelelim: bir dede kaybolmuş sanırım, elinde bastonu vardı. Yanında oğlu olduğunu tahmin ettiğim bir adam bas bas bağırıyordu. “Sen taa ….’den –Çiğli mi Tire mi dedi anlayamadım- buralara ne demeye geliyorsun. İki araba insan senin peşinde dolaşmak zorunda mı” diye. Dede sadece dinliyordu. Belli ki Alzheimer hastası. Adam, dedeyi sürükleyerek arabaya soktu.
         Üzüldükçe üzüldüm. Sonra akşam Ali’ye olayları anlattığımda bana bir haber okudu. Japonya’da bir şehir mi yoksa ilçe mi artık neredeyse yaşlılar çok kayboluyormuş. O yüzden yaşlıların baş parmağına kare barkod yapıştırılıyormuş ve o barkodu da okutunca kişinin bilgileri, ev adresi falan tüm bilgileri çıkıyormuş. Biz de Ali’yle o dedenin bastonuna falan ev adresi ya da telefon numarası yapıştırılamaz mı diye konuşmuştuk bu haber öncesinde ya da cebine bir not koyulabilir bilgilerini içeren mesela. O adam nasıl bağırıyordu öyle. Sesi gitmiyor kulaklarımdan. :(
         Yarım saat boyunca bekledim durakta. Tek otobüs var eve giden ve Pazar günleri hep atlayarak ya da geç geliyor. Ben de cinnetlerden cinnet beğeniyorum deyip çelınca geçiyorum hızlıca.
         10- Asla unutmak istemediğin anın.
         İşte bu benim için zor bir soru.

         Çocukluğumun tamamını asla unutmak istemem. Onun haricinde Ali ile yaşadığım hiçbir şeyi ve evlenme teklifi aldığım o günü unutmak istemem sanırım. :)

15 Ocak 2017 Pazar

Bu aralar

         


         Merhabalar;
         Bu aralar ben bolca kitap okuyorum. Bir süredir, uzun zaman önce başlayıp da yarım bıraktığım kitaplardan okuyordum ama dün Zamanın Kısa Tarihi’ne başladım. Kitap yazılarımı şuradan okuyabilirsiniz bu arada.
         Kitaplar haricinde Japonca çalışıyorum. En azından çalışmaya çalışıyorum. Arada da küçük İngilizce metinler okuyorum telefonumdan.

         Bunlar haricinde pek bir şey yapmıyorum sanırım. İçimden de bir şey yapmak gelmiyor sanki. Biliyorum geçecek ama geçinceye kadar bir şey yapmayı düşünmüyorum pek. Ülkemizin içinde bulunduğu saçma durumdan bir an önce kurtulalım istiyorum. Dileğim üzerimize bile isteye serptiğiz ölü toprağını silkelemek ve bir an önce uyanmak. Yoksa mutsuzluktan ölüp gideceğiz hepimiz.

4 Ocak 2017 Çarşamba

Hangi Yabancı Dili Seçmeliyim?

         


         Merhabalar,
         Daha önce Japonca Öğrenmek başlıklı bir yazı yayınlamıştım ve yazının sonunda da bu yazıyı yazacağımı söylemiştim. İşte şimdi karşınızdayım.
         Japoncayla ilgili yaptığım her paylaşımdan sonra aldığım bir sorudur “Hangi yabancı dili seçmeliyim?” Buna verebileceğim tek bir cevap var aslında: “Bilemiyorum; çünkü sizi ve bölümünüzü/işinizi bilmiyorum.”
         Ama hadi bunu boşverelim ve biraz konunun etrafında dönelim.
         Kendi tarafımdan bakacak olursak bizim okulda seçmeli ders olarak 4 dil seçeneğimiz vardı. Japonca, Almanca, Fransızca ve Rusça. Aslında benim bu okulu tercih etmemin sebebi de olan İspanyolca da vardı ama biz hazırlık okurken bu dil kaldırıldı.
         Bir arkadaşım bu konu hakkında konuşurken “İnsan, konuşabileceği dili seçmeli.” Demişti. Ben bunu insan, kullanabileceği, pratik yapabileceği dili seçmeli olarak genişletiyorum.
         Yine bizim okuldaki dillerden gidecek olursak:
         Rusça’yı seçmek benim için saçma olacaktı çünkü o zamanlar Ruslar ülkemize geliyorlardı ve geldikleri yer hep Akdeniz hatta Antalya idi. Şimdi turizm kan ağlıyor da neyse. Oraya girmeyeceğim. Sıcağı sevmeyen ve hatta Akdeniz’de bir yerde yaşamayı düşünmeyen, düşlememiş biri için bu dili seçmek gereksizdi bana göre. Hala da öyle düşünüyorum.
         Almanca’yı seçmek ise gereksiz gelmişti. Nedense Almanca hep İngilizce ile kıyaslanır ve ben de İngilizce biliyorken Almanca’ya ne gerek var diye düşünüyordum hep. Bir de Almanca’yla ilgili bir önyargım var. Birkaç kez öğrenme girişiminde bulunup hep yarım bıraktım. O yüzden bu dili de seçmedim.
         Fransızca seçmek ise benim Japonca’dan sonraki alternatifimdi. Eğer Japonca sınıfı açılmasaydı Fransızca seçebilirdim.
         Japonca seçerken ise Japonlar sadece bir bölge için değil genelde Anadolu turu için ya da en az bir haftalık turlar için geliyorlar diye düşündüğümü hatırlıyorum. Benim yapmak istediğim kültür turizmine uygundu. Ayrıca Japon kültürü ya da uzak doğu kültürü de çok ilgimi çekiyor. En azından turist rehberliği için konuştuğunuz dilin kültürünü de birazcık merak etmek ve bilmek gerektiğini düşünüyorum.
         Benim dil seçme serüvenim böyleydi. İşlerine yardımcı olacağı düşüncesiyle Japonca seçmiş birçok mühendislik öğrencisiyle de tanıştım.
         Siz de hangi yabancı dili seçeceğinizi bilmiyorsanız kendinize aşağıdaki gibi sorular sorarak cevaba ulaşabilirsiniz:
         Bu dili ne için öğrenmek istiyorum?
         Bu dili öğrenmek için neler yapabilirim?
         Bu dili öğrenmek nerelerde işime yarayacak?

         …

5 Haziran 2016 Pazar

Arkadaş




         Benim için arkadaş kelimesi bile çok büyük bir sorun. Herkesten arkadaş olmaz, olmuyor da. Dost ise çok ayrı bir yazının konusu. Fazla da dostum yok zaten. Olmamalı da bence.
         Bir süredir hayatımda bazı sadeleştirmelere gittim. Eşyalar, kozmetik ürünleri ve hatta kitaplarda bile. Kitaplar da ayrı bir konu tabii. Kitaplarla aram iyidir. Yani ben öyle düşünüyorum tabii. Ama artık çok fazla kitap almıyorum. Buna son iki yıldır falan devam ediyorum sanırım. Almıyorum çünkü hiçbir yere sığamıyorum. Ah, bir de taşınırken çok zor oluyor. Eşyamdan çok kitap kolim oluyor. Bir de artık kütüphanemde sevmediğim kitapları barındırmak istemiyorum. Ve tabii bir de e-kitaplar var. Üç nesil sonraki torunuma yetecek kadar çok e-kitabım var, belki de daha fazla, bilemiyorum. Bu yüzden sadece kütüphanemde olmasını istediğim kitapları alıyorum.
         Gelelim arkadaş konusuna… Üniversite bitince Kuşadası’ndan ayrılıp İzmir’e yerleştim biliyorsunuz. Oradaki hayatımdan uzaklaştım haliyle. Taşındıktan sonra bazı arkadaşlarım ya da arkadaş dediklerim tavır aldılar bana. Gittim diye. Ama herkes kendi hayatını yaşıyorken bu tavrın sebebini anlayamadım hiç. Kendi yolumda ilerleyebilmem için buraya gelmem gerekiyordu. Başka bir çözümü de varmış aslında bu yolun ama o zamanki kafamla düşünememişim işte bunu. Taşınmadan da Japonca kursuna gidebilirmişim mesela ama çok zor olacaktı. Ve kurs için de sezonun bitmesini beklemem gerekecekti falan filan. İzmir’e taşınmak daha kolay geldi gözüme. İnsanların içinde bulunduğum durumu ya da yönümü anlamalarını beklemiyorum ama yargılamalarını da anlayamıyorum doğrusu.
         Geçen gün Facebook’ta bir arkadaşımın beni sildiğini gördüm. :) Güldüm tabii hala böyle şeyler var mı ya diye… Kendi kendine tavır almış bana. Canı sağolsun. Ama bu hareketi komik bulduğumu da söylemeden geçemeyeceğim.
         Öyle işte. İşine yaramıyorsan, kendi yolunda yürüyorsan yoksun onlar için.

         Ne diyelim. Bu da onun yolu. 

7 Eylül 2013 Cumartesi

High School Debut


Bu da bir Japonya filmi. Mangası da varmış anladığım kadarıyla.
Haruna Nagashima isimli kız ortaokul yıllarında hep beyzbol oynamış. Ama sadece beyzbol oynamış başka da bir şey yapmamış yani. Liseye başlayınca da kendimi aşka adayacağım diye bir karar almış.
Lisede de popüler olup sevgili bulmaya çalışıyor. Bulamıyor tabii. Sonra bir gün yolu Yoh Komomiya ile kesişiyor.


Yoh Komomiya, okulun en karizmatik çocuklarından biri. Eski kız arkadaşının onu terketmesinden dolayı kızlardan adeta nefret ediyor, asla kızlarla ilgilenmiyor. Ama Haruna’nın aşk koçu olarak buluyor birdenbire kendini.
Sonra da birbirlerine aşık oluyorlar işte.


Aslında konu olarak hoştu yani eğlencelik güzel bir film olabilirdi. Ama ortaokul ve lise başlangıcı deyince insan bir garip oluyor. Daha küçücük çocuk onlar ya, oluyorsun hemen. Yani mesela oğlan o terkedilişi üzerinden atamamış da daha sen nohutmuşsun da terkedilmişsin de unutamamışsında, da da da yani… Karakterlerin yaşını biraz daha büyütselermiş daha inandırıcı olabilirmiş sanki film. Ne bileyim yapay geldi işte.
Ama çocuk hoştu şimdi. :)


3 Eylül 2013 Salı

Kyô, Koi O Hajimemasu / Love For Beginners


Bu bir Japon filmi. Türü romantik ve lisede geçiyor.


Tsubaki Hibina, başkalarının saçlarını adeta bir kuaför ustalığıyla yapan ancak kendisine bir şey yakıştıramadığından sadece iki örgüyle yetinen ve demode kıyafetler giyen kızımız. Üstelik her gün ve her yerde böyle!
Kyota Tsubaki de okulun popüler öğrencisi. Tüm kızlar hasta yani. Bir iddia sonucu kızımızla ilgileniyormuş numarası yapar ama bir süre sonra birbirlerine aşık olurlar.


Filmin ilerleyen dakikalarında kızın nasıl güzelleştiğini görüyoruz. Öyle çok güzel bir şey olmuyor ama o köylü kızı kılıklı hallerinden bin kat iyi.
Oğlanın da o havalı hallerinin altında yatan trajedileri öğreniyoruz bu arada.
Fena bir film değildi. Çok büyük beklentiler içinde olmadan izlenilebilir.


21 Ekim 2012 Pazar

Bugün Ben...

           
            Bugün ben bu haldeyim. Yeni aldığım demlik ve sevdiceğin hediye ettiği kanji temalı bardağımla hem yeşil çay içmekte hem de Japonca çalışmaktayım.

16 Eylül 2012 Pazar

Ben Bu Yıl...

Ben bu yıl...

Bozuk paralarımı hep Kitty'li kumbarama attım.
Sosislerle ahtapot makarnayı yapmayı denedim ve tadını çok sevemedim. :)
Kendime renkli kalemler aldım.
Japonca ödevlerim eşliğinde angry birds anahtarlıklarımla eğlendim.
Dolabımı dinazorlu stickerlarla süsledim.
Antika kelepçemin yanına incik boncuk dizdim. 

Yarın okul açılıyor ve benim için de hayatımda yeni yepyeni bir dönem başlıyor. Bol okumalı, bol gezmeli, bol gülmeli ve huzur dolu bir dönem/yıl diliyorum kendime. 
Ve tabii herkese. :) 

12 Nisan 2012 Perşembe

Anahtarlık


Bu Angry Birds anahtarlıklarını bugün pazardan aldım 2 liraya.


Alttaki görünen yazılar ise Japonca ödevim. 1'den 1000'e kadar yazıyorum. :( Bitmek bilmiyor. Böyle sütunlara ayırdım kolay olsun diye. Yazıyorum da yazıyorum. Yarına yetişmesi gerek. Bir haftadır bu ödevle yatıp kalkıyorum. Ama inşallah bitirdikten sonra uyuyabileceğim. 


30 Eylül 2011 Cuma

Japonca ve Hoşmerim



Eveeet, bugün ilk Japonca dersimi almaya başladım. Vatana ve millete hayırlı olsun lütfen. Hiragana alfabesini ezberlemem gerekiyor tez elden. Yazıyorum ben de. Alışmaya çalışıyorum bir yandan da.






         


            Bilmeyen varsa tanıştırayım. Bu da höşmerim. Balıkesir’in meşhur tatlısı ve benim bayıldığım lezzet. Aslında ders programımı ayarlayabilseydim ve buna uygun bilet bulabilseydim eve gidecektim Cuma gecesi ve pazartesi gece de dönmekti planım ama olmadı işte. Gidince de tabii höşmerim yiyecektim. Ama nasıl sanslıymışım ki dün bir bugün iki kez konuştuğum çocuk hem apartta alt komşum hem de toprağım yani Balıkesir’li çıktı. :)) Nasıl sevindim nasıl sevindim memleketlimi görünce anlatamam. Sanki dünyanın öbür ucunda yaşıyorum. :P İşte bu höşmerimi de o verdi iki dakika önce. Ben de hemen ölümsüzleştireyim dedim bu şahaneyi. Zira bayrama kadar eve gidemeyeceğim ve maalesef höşmerimi –yine- çok özleyeceğim. :((

           Not: Yarısını toprağım yemiş, kalan yarısı da benim oldu. :P