aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2013 Salı

Son Zamanlarda Aldıklarım - Kozmetik

Bu parfümü seviyorum. Çiçeksi. Çok kalıcı değil. Ağır kokular hiç benlik değil zaten.


  Bu fırçaları aldım. Aslında nasıl kullanılacaklarını bile bilmiyorum. Muhtemelen de çok iyi değillerdir (hiç anlamam.). Ama sunum munum yapacağım ilerleyen günlerde. İnsan gibi çıkayım milletin karşına. Üç beş bir şey sürerim yani.



 Bu jel eyelinerı denemek için aldım. İçinde küçük parıltıları var. Güzel duruyordu katologda. :D Deneyeceğim.



Bunlar fırçalarla birlikte geldi. Şeffaf fondoten seçtim rengimi bilemediğim için.

Yine bunu da denemek için aldım. Tam oldu. Zaten 2 rengi vardı, bendeki light.

Bu minikleri aldım ama tırnakta şişedeki gibi değiller ya. Sevemedim.

11 Şubat 2013 Pazartesi

Moralim Bozuk


        
         Aydın’a gidip geliyorum iki gündür. Açıköğretim sınavlarım var-dı. Bitti çok şükür. Bugünküler pek parlak değildi. Onlara canım sıkıldı bi’. Sonra otogara gitmek için bir otobüse bindim. O da tıklım tıkıştı. Hem deli gibi yağmur yağıyor hem de sınav çıkışı. Normal yani. Ama bi’ kasvet bi’ kasvet. Sürekli homurdanan insanlar. Kendimi kötü hissettirdi. Oysaki sabah giderken hava kapalı ama yağmur sakin sakin yağıyor, ne güzel diye seviniyordum. :) İşte ruh halim iki saatin içinde hemencecik de değişti. Bindim işte mecburen.
         Yolda giderken de plan yapıyorum. Bulvarda inerim, öyle eserek yağmıyor nasıl olursa. Geze geze giderim. Hem kitapçıya da uğrarım. Bir daha ne zaman geleceğim kim bilir, diye. Aydın’da Sıla Kitap evi var, bilen bilir. İkinci el kitap falan satıyor, hatta 2010 yılında ben Aydın’da hazırlık okurken alt katında da kelepir kitap bölümü vardı. 1-2 liraya güzel kitaplar almıştım. Hala var mı bilmiyorum. Neyse efenim. Geze geze oraya gittim. Bir tane arkeolojiyle ilgili bir kitap aldım. Arkeoloji dersini geçen dönem aldım arada. 2 ciltlik bir Bizans Tarihi kitabı aldım. Bu dersi de bu yıl Bizans Sanatı olarak alıyorum. Okumak lazım. Bir de hocamızın okuyun diye verdiği kitap isimleri var. Bunların arasında İncil de vardı. Girmişken bir İncil de aldım oradan.
         Oradan da çıktıktan sonra bir küçük dükkândan salaş siyah bir kazak aldım. Hem çok rahat hem de farklı şekillerde kombinleyip giyebilirim. Daha sonra da yürümeye devam ederken bu yıl resmen gelenek haline dönüşen, her gidişimde mutlaka uğradığım –çünkü güzel indirimler yapıyorlar- kozmetik dükkânına uğrayayım dedim. Yağmur yağdığından şemsiyeleri girişteki bir kovanın içine bıraktırıyorlar. Tamam, bıraktım. Dolaşırken aklıma da geldi umarım şemsiyem çalınmaz diye. Kasada ödememi yaptıktan sonra gittim baktım kovaya yok. Eleman kıza söyledim, bir şeyler geveledi ağzında. Kasadaki adama söyledim o da aynısını yaptı. Şemsiyelerin başına kimseyi koyamazmış. İçeri de alamazmış, ürünleri ıslanıyormuş. Gitti yani şemsiye. Güzel de bir şemsiyeydi, kaliteliydi de. Biraz da pahalıcaydı üstelik.
         Hayır, yani bu mudur bunun çözümü bilemiyorum. Yağmur yağıyor, tamam, o da haklı, hem her yer çamur oluyor hem de ürünleri ıslanmasın diye böyle bir yola gitmesi de gayet normal. Ama böyle mi olmalıydı. Yani insanlara birer poşet verilebilir ıslak şemsiyeler için. Ya da çoğu mağaza ya da takı dükkânlarında olduğu gibi bir emanet bölümü açılır, orada bir adam numaralı bir fişi size verir, birini de eşyanızın üzerine yapıştırır. Hiç de böyle bir sorun yaşanmaz hem.
         Bir şemsiye için bu kadar konuşmak doğru mu, bilemiyorum. Ama ya şemsiyeyi alıp gidene ne demeli. Ya şemsiyesi yoktu, baktı iyi mal, aldı gitti. Ya da kendi kırık şemsiyesinden daha iyice gördü benimkini, aldı gitti. Ya da çok düşük bir ihtimal ama yanlışlıkla, kendisininkiyle karıştırdı da aldı. Şemsiye çalan hırsız… Komik geliyor böyle söyleyince kulağa. Ne diyeyim. İşine yaramıştır umarım.
         Moralim bozuk işte. Şemsiye de olsa bu benim için hırsızlık ve kendimi kötü hissettiriyor. Güvende hissedemiyorum üstelik böyle olaylardan sonra kendimi.

         *Fotoğraf gittiğim bir sergiden.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Çamaşır Sorunu


Geçen yıl yurtta kalıyordum Aydın'da. Ve koskoca yurtta 3 tane çamaşır makinası vardı. Bildiğimiz, evlerdeki makinalardan. Kapan yıkıyordu valla çamaşırını. Bir de bittiği an gidip çıkarmazsan çıkarıp yere ya da makinanın üstüne gelişi güzel yığıyorlardı.
Buna şöyle bir çözüm bulmuştum ben. Cumartesi ya da pazarları yıkardım genelde. O zaman da sabah 6da kalkar, çamaşırlarımı atardım makinaya. Sonra gider yatardım. İki saat sonra da çıkartır asardım. Kimsenin yüzünü görmez, kimseyle tartışmazdım sıra yüzünden falan.
Ama alerjik bir bünyem var. Hatta elimde egzama var. O yüzden önce bir yarım saat falan benden öncekinin deterjan kalıntıları gitsin diye boş çalıştırırdım makinayı.
Bu yıl Kuşadası'ndayım. Apartta kalıyorum. Aşağıda makina var ve ücretli. Hem çok para alıyorlar hem de başka müşterilerin eşyalarıyla karıştırıyorlar. Sadece öğrenci de kalmıyor apartta. Turistler ya da gecelik müşteriler falan da kalıyor. O yüzden düşününce bile midem bulanıyor, orada yıkatamıyorum. Götürebileceğim bir yer de yok. Elimde yıkıyorum mecburen.
Allah'tan soğuk değil burası da kalın giysim yok. Onları yıkamak da sıkmak da çok zor olurdu yoksa.
Şeytan diyor git bir çamaşır makinası al. Ama tesisat yok odalarda. Hadi şeytana uy, onu da yaptır. Bu kez çok daha büyük bir sorun çıkıyor önümüze. Yazın burayı boşaltmak zorundayım. Turistlere kiralıyorlar çünkü. Koskoca makinayı n’apacağım? Nereye götüreceğim. Bıraksam burada canını çıkarırlar, seneye bana bir şey kalmaz.
Aslında bir arkadaşta küçük, taşınabilir bir çamaşır makinası görmüştüm. Gerçi onun her şeyini kendin yapıyorsun ama en azından yıkıyor. Merdaneli makine gibi düşünün. 2 ya da 3 kiloluk bir haznesi var. Suyunu, deterjanını kendin koyuyorsun. O yıkıyor. Sonra sen sıkıyorsun. Ama işte en azından yıkıyor. Keşke ben de öyle bir şey bulabilsem. O bile işimi görür.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Sana...

Sen böyle ortalıktan kaybolduğunda ben çok üzülüyorum ki... Üstelik nasıl bir yalnızlık duygusudur bu! Başa çıkamıyorum bazen. İlla sen, hep sen olmalısın. Başka kimseye ihtiyacım yok-muş benim!

14 Eylül 2011 Çarşamba

Bugün


Bugün Kuşadası’na gitmeden kalan son işlerimi halletmem gerekiyordu. Onun için çarşıya gittim.
Bunu otobüs beklerken durakta çektim.
Fotoğraflarımın 1 saat sonra hazır olacağını söylediler. Onu beklerken başka işlerimi de hallettim. Sonra da hadi bir de kitapçıya gideyim dedimdi ama yolda giderken çok yorulduğumu fark ettim. O yüzden bende yolumun üzerindeki ikinci el kitap satan –ve benim küçüklüğümden beri gittiğim- kitapçıma gittim.
Bunu ordan aldım. 1 Liraya. Ve evet, okumamıştım. (Utanarak söylüyorum.)
Sonra yarım saat kadar da bir parkta oturdum. Hem dinlendim hem de vakit geçirdim.
Sonrada fotoğraflarımı aldım.
Ve eve yollandım.

-Oda karanlıktı biraz, o yüzden fotoğraflar kötü çıktı.-

25 Ocak 2011 Salı

Şehirlerden…

             Malumunuz uzun uğraşlar sonunda üniversiteyi kazandım. İte kaka yani. Açıköğretimden de okuyorum ama onu pek üniversiteden saymıyorum. Nedeni malum: evden üniversite.
            Aydın şehir olarak hiç beklemediğim bir yerdi. İlk sekiz tercihime İstanbul doldurduktan sonra aralara da başka bölümler yazdıktan sonra tam da 17. tercihimde karar kılması ÖSYM’nin ilginç bir olay tabii.
Turizm rehberliği küçüklüğümden beri hep istediğim bir bölümdü aslında. Ama dilden alıyor bildiğiniz gibi. Ben de bu sebeple pek dillendiremiyordum bunu. Ama kitapçıkta Seyahat İşletmeciliği ve Turizm Rehberliği diye bir bölüme eşit ağırlıktan öğrenci alındığını görünce resmen atladım. Haberim yoktu öyle bir bölümün olduğundan, itiraf ediyorum. Çok iyi hatırlıyorum. Sebebi belli bence. Dil öğrenme istediğim buna sebep oldu hep. Pişman mıyım? Hayır. Ama ilk gittiğim zamanlar çok büyük hayal kırıklığına uğradığımı da itiraf etmeliyim. Hem Aydın’ın çıkacağını beklemediğimden (o şoku hala atlatabilmiş değilim, bu ÖSYM’nin en büyük kazığıdır bana!) hem de gidince gördüğüm şehir manzarasından. Yani ben hep İstanbul bekledim. Emindim neredeyse çıkacağına. Gelmeyince üzüldüm çok.
            Üzüntümü de tam yaşayamadım bir de. Belgeler, başvurular, muafiyet sınavı falan filan o kadar hızlı geçti ki o dönem birden kendimi o yurt odasında buluverdim. Kayıt günü kardeşimle gitmiştik oraya. Ben hayalimdeki gibi (İstanbul kadar olmasa da) büyük, karmaşık bir şehir bekliyorum. Önce Kuşadası’na gittiğimizden pek bir şey anlamamıştım. Orasını sevdim bu arada. Sonra Aydın’a geçtiğimizde olanlar oldu. ;) Balıkesir’in aynısı. Bizim Milli Kuvvetler Caddesi oranın Adnan Menderes Bulvarı (tamam, tabii ki de bulvar daha büyük.) Bizim Yay/ada Alışveriş Merkezi oranın Forum Aydın’ı. Şok oldum resmen. Kardeşime de belli etmemeye çalışıyorum aynı zamanda. Çok komik bir gündü yani.




Adnan Menderes Bulvarı


Milli Kuvvetler Caddesi


            Karmaşık, kalabalık şehirleri seviyorum, evet. Çünkü her zaman merakımı canlı tutacak bir şeyler çıkabiliyor içinden. Ama böyle 20 yıl boyunca altında nefes aldığım şehrin aynısı çıkınca karşıma afalladım resmen. Her şey aynı. Her şey fazlasıyla tanıdık. Yüzler bile. Bırakıp gitmeyi bile istedim.
            ‘Sen okumaya mı şehir gezmeye mi gidiyorsun kızım?’ falan dedi bazı arkadaşlarım. Her ikisi de abi! Ben o şehirde 5 yıl geçireceğim. Neden önemli olmasın ki benim için. Okul bitti, dön evine değil yani mesele. Hem şehrin dokusu çok önemli benim için. Yazmam için, gözlemleyebilmem için. Belki de yarım yamalak romanlarımı tamamlamama vesile olacak o şehir. Olabilir yani. Neden olmasın ki, değil mi ama?
            Ama öyle böyle derken de ilk dönemi bitirdim, tatilim de Pazar günü sona eriyor. Bana yine Aydın yolları, sokakları.
            Son zamanlarda alıştım ya da kabullendim. Zaten önce şehri sevmek, anlayabilmek gerek bence. Havasına bile alışmışım. Orada hava hep ılık. Balıkesir’e gelince ilk bir hafta burnumu bile çıkaramadım dışarı. O kadar soğuk geldi ki bana burası. ‘Sen oralı olmuşsun artık!’ diye dalga geçiyor bizimkiler. ;)

24 Ocak 2011 Pazartesi

Merhaba

Merhabaaaa...

Ben geldim. Adım Elif. Aslında www.yalanciakasya.blogspot.com da yazıyorum. Bilenler bilir. Ama genelde orada iç dünyamı, yazılarımı yayınladığımdan dolayı yeni bir blog açmayı düşünüyordum. Ve de bunu hayata geçirdim şu andan itibaren. :))

Bu blogu açmamın amacı şudur efendim: Buraya bütün ıvır zıvırlarımı, duyduklarımı, dinlediklerimi, iz bırakan her şeyi, görüntüleri ve de yaşamdan aldığım dedikoduları aktaracağım. 


Tamam, belki çok sık uğrayamayabilirim ama yine de fırsat buldukça geleceğim. Arada on - on beş yazı da gönderebilirim. Bana hiç belli olmaz. :))


Malum, benim okul başlayacak. Erken tatile girdi, erken başlayacak. O sebeple pazar günü Aydın'a dönüyorum. Oralarda kim öleee kim kalaaa... İnternete ulaşamayabiliyorum oralarda. 


Bu yazıya bu kadar yüz yeter. 


Tekrar görüşmek üzere efenim... :))