balıkesir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balıkesir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2017 Pazartesi

Geldim

         


         Perşembe günü Balıkesir’e gittim, cumartesi günü de döndüm. Kısa bir seyahatti. Sonradan açıklayacağım bazı olaylar için ön konuşma yapıp geldim.
         Evdeyken bir kez markete gitmek dışında hiç dışarı çıkmadım. Hem çok kısa bir süreliğine gittiğimden hem de havanın çok soğuk olmasından. Bu süre içinde de televizyon izlemek zorunda kaldım. İzmir’deki evimde çok gereksiz bulduğum bir televizyon var ama bilgisayarı bağlayıp film izlemek dışında hiç kullanmıyoruz. Balıkesir’de de bizimkiler hep haber falan izler. Aman Allah’ım onlar ne öyle, bir kanal hiç abartmıyorum 10 tane haber sunduysa onu da cinayet haberiydi. Herkes birbirini öldürüyor. Can almak o kadar kolay bir şey haline gelmiş ki…
         Sonra bir de muhterem bir bey var ya bizim başımızda. Televizyonda öyle bir anlatılıyor ki… Kendi tarafındaki adamların bile hepsi satılmış, hepsi ona karşı. Bir tek o masum. Zaten kendisi mükemmel bir adam. Bir şeyler yapmaya çalışıyor ama etrafındaki o satılıklar ona yaptırmıyor. Ne söylese karşı çıkıyorlar. Zehirlemek, öldürmek istiyorlar. Ama o hep mükemmel hep masum.
         Medya denen o oluşum öyle bir yansıtıyor ki vermek istediğini sanki onu hep korumak zorundaymışız gibi, çünkü hep o bizim iyiliğimizi düşünen müthiş iyi bir adammış gibi. Anladım insanların her şeyden habersiz mutlu mesut yaşayışını, neden bu kadar bu adamı sevdiklerini. Çünkü gözlerinde bile isteye ilahlaştırılıyor. Normal.
         İki günde cinlerim tepeme çıktı. Son gün artık odamdan çıkmayıp elimdeki kitabı bitirdim daha fazla sinirlenmemek için.

         

9 Şubat 2017 Perşembe

Gidiyorum

         


         Ay çok bunaldım, hatta geldiler bana. Zaten üç kuruşluk yaşam sevincim var o da yitti gitti. Yarın Balıkesir’e gidiyorum, bir dolaşıp geleyim.
         Yolculuk yapmayı, otogarları falan çok seviyorum. Havaalanları da diyebilirdim ama hepi topu iki kez uçakla seyahatim oldu. Birinde İstanbul’a birinde de Ankara’ya gittim. O yüzden çok fazla tecrübem yok. Zaten bir sürü güvenlikten geçmekten de çok hoşlanmıyorum. Yok montunu çıkar, yok botunu çıkar, bilgisayarın ayrı geçsin, suyunu bırak, bilmem ne… Çok yorucu geliyor bana.
         Üniversitedeyken sık seyahat ederdim. Hele ki hazırlık okurken Pamukkale’nin çok güzel kampanyaları oluyordu. İşte bir bilet alana dönüşü 1 tl falan. Çok uyguna geliyordu o zaman. Her hafta sonu bir yerlerdeydim o zaman.
         Aslında trenle de seyahat etmek çok zevkli ama denk gelmiyor bir türlü. Mesela Doğu Ekspresi ile Kars’a gitmek istiyorum. Sonra Kurtalan Ekspres de var. Trenle hiç o kadar uzun yolculuk yapmadım zaten. Çok güzel anılar biriktirileceğine eminim.

         Ali, Ocak ayında Doğu Ekspresi ile Kars’a gitmeyi planlamıştı arkadaşı ile birlikte. Bu olaydan birkaç gün önce de ben ona “Keşke gitsek…” falan dediğimden başta ben de geleceğim diye cızlasam da sonradan onların erkek erkeğe gitmesi daha uygun diye vazgeçmiştim. Zaten ya yanımıza birini almak gerekecekti ya da iki ayrı vagon falan. Bir de ben varken çok rahat olamazlar diye düşündüm, vazgeçtim. İyi ayrı çift olsaydık tamamdı da o da mümkün değildi. Çıkıntılık yapmayayım diye çekildim aradan. Ama onlar da gidemediler zaten. Bilet bulamadılar bir türlü istedikleri tarihlere. Sonradan öğrendiğime göre ise daha aylar öncesinden acentalar alıyormuş ara tatile denk gelen biletleri. Kısmet değilmiş dedik, geçtik.

27 Ocak 2017 Cuma

Çelınç

Merhabalar bilog.
Hastayım bu günlerde. Geçenlerde çok üşüdüm dışarıda. Her tarafım dökülüyor. Çelıncı cevaplayıp kaçacağım.
11- Dolabındaki en eski kıyafet (fotoğrafı ve anlamı)

Dolabımdaki en eski kıyafet annemin ben ilkokula yeni başladığım yıl ördüğü şeker pembesi rengindeki kazak. Bayram harçlıklarımla bir sürü yün almıştı ve çeşit çeşit kazaklar örmüştü bana. Pembeyle yeşil olanı net olarak hatırlasam da yeşil olan küçüldü ama pembeyi hala giyebiliyorum. :) Buralar o kadar soğuk olmadığından getirmedim ama Balıkesir’e gidince giyiyorum hala. O yüzden de fotoğrafı yok. Ama görseldeki örnekten. :))


22 Ocak 2017 Pazar

Yalnızız

         


         Liseye başladığım yıldı sanırım (2004’te başladım), her gün okul çıkışı evime giden otobüse binmek için Sütlüce’den Altıeylül Pasajı’nın oraya gitmek için o yolu yürürdüm. Önce kahvelerin önünden, sonra bir kasap vardı –vitrinindeki etler maket gibi dururdu-, sonra ayakkabıcı derken öyle bakına bakına giderdim. Dümdüz bir yol. Yolumun üzerinde bir kitapçı vardı. Her gün geçerken vitrinindeki kitaplara bakardım. Bir gün Peyami Safa’nın Yalnızız kitabını gördüm vitrinde. Kapağı görseldeki gibiydi. O kitabı okumayı çok istemiştim.
         Ben hiçbir zaman ailemden bir şey isteyebilen bir çocuk olmadım. “Ben şu ayakkabıyı, pantolonu istiyorum.” diyemezdim. Utanırdım bir kere. Yük olacakmışım gibi gelirdi. Babam hep yorgun gelirdi eve, sonra ben okula başlayınca annem de çalışmaya başladı. Demek ki yetmiyor dedi çocuk aklım. Çocukken insan fakirliğin ne demek olduğunu bilmiyor da büyüdükçe anlamaya başlıyor. Hoş küçükken de isteyemezdim bir şey de… Gerçi istesem alınırdı muhtemelen. Her ne kadar diğer çocuklar gibi her yeni çıkan şey alınmasa da bana göre hiç eksiğim yoktu. Hala da öyle düşünürüm. Mahallede ilk bilgisayar bana alınmıştı mesela. Bunda lisede bilgisayar programcılığı okumamın büyük etkisi oldu ama 2004’ten bahsediyorum sonuçta. Başka yerlerde çocuklar 5 yaşından beri bilgisayar kullanıyordu. Erkek arkadaşım benden 6 yaş büyük olmasına rağmen ilkokuldayken falan tanışmış bilgisayarla. Demek teknoloji de geç gelmiş bizim mahalleye. :)
         Neyse çok uzattım. İşte Peyami Safa’nın Yalnızız isimli o kitabını almayı, okumayı çok istemiştim. 13 lira falandı diye hatırlıyorum. Ötüken Yayınları’ndanmış o baskı, baktım az önce. Benim de liseye haftalık 10 lira harçlıkla başlamıştım o zamanlar. Şimdi gözüme ne kadar da az geliyor o para. Oysa o zamanlar yetiyor da artıyordu bile. Okula otobüsle gidip geliyordum. Okulun ilk 3 yılı öğlenciydim. Evden yemek yiyip gittiğimden okulda da pek acıkmazdım ve zaten de kantinden bir şey yemeği de sevmezdim. Biz öyle pek abur cubur yiyen çocuklar değildik. Bizim evin tek abur cuburu meyveydi hatta. Ben neredeyse liseden sonra alıştım abur cubura. Yine dağıttım değil mi? neyse işte, o para bana yetiyor da artıyordu bile. Sonra ben bu kitap için para biriktirmeye başladım.
         Sonra parayı biriktiremedim mi yoksa o kitabı almaktan vaz mı geçtim ya da parayı başka bir şey için mi harcadım hiç hatırlayamıyorum. Kitabı almadım. Hatta hala okumadım. Geçen gün instagramda dolanırken takip ettiğim birinin profilinde gördüm bu kitabı da içim cız etti. O kitabı alabilmek için harcadığım çabayı hatırladım, hüzünlendim. Bir kitap alabilmek için bile ne kadar uğraşmışım. :)

         Böyle söylüyorum ama kitap konusunda fazla eksiklik çekmedim. Bir kere İl Halk Kütüphanesini keşfetmiştim. O zamanlar ödünç kitap veren kısmı Saat Kulesi’nin oradaydı. Kütüphane de Balıkesir Endüstri Meslek Lisesi’nin ordaydı. Ben de zaten 8. sınıftan itibaren o ödünç kitap veren kütüphaneye üyeydim ve Balıkesir’den ayrılıncaya kadar neredeyse tüm kitaplarını okumuştum. :) Zaten iki odadan oluşan küçücük bir yerdi. Kütüphane görevlisi Narin Abla’yı çok severdim. Normalde en fazla 2 kitaba izin verirken ben her zaman 3 ya da 4 kitap alır, bir haftada bitirir geri götürürdüm. Hem hızlı okuyorum diye hem de yıpranmış kitapları tamir ediyorum diye sesini çıkarmazdı bana hiç. E o zamanlar eve internet girmemişti (liseden mezun olduktan sonra internet bağlattık) ve ben lise sona geçinceye kadar cep telefonu kullanmamakta çok ısrarcıydım. Tek eğlentim okumaktı neyse ki.


Gelelim çelınca:
         6- Hatırladığın en eski anını hatırlatır mısın?
         1,5 yaşında falanım. (Yaşımı sonradan annem söyledi.) Ayşelerin evindeyiz. Ayşe benim bebeklikten beri komşum. Eskiden yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi ama 15 yaşımdan sonra görüşmeyi bıraktım. Normalde pek kullanmadıkları bir oda var evlerinde. Yani sonraki yıllarda o odayı pek kullandıklarını görmedim. O odadayız. Tahta divanlar vardır bilir misiniz? Öyle bir divan var, annem otuyor üzerinde. Ben de sandalyenin üzerine çıkıp yanına oturmaya çalışacağım. Ama sandalye arkaya doğru kaykılıyor ve ben yere düşüyorum. Düşerken de televizyon sehpasına çarpıyorum. Eski tip sehpalar var ya alt gözüne bir şeyler konur, en altında da kapaklı bir dolabı olur. Onun keskin köşesine çarpıyorum ve kaşım yarılıyor. Sonra hatırladığım şey annem elinde bir bezle kanı durdurmaya çalışıyor, kucağındayım ve hastaneye gidiyoruz. Yolu çok fazla hatırlamıyorum. Sadece Ayşelerin evinin önünden geçen demir yolu ve bizim biraz ilerleyişimiz. Bu kadar. Sonraki hatırladığım ise üzerimde yanan lambalar. Evet, ameliyathanedeki gibi lambalar. Buranın ameliyathane gibi bir yer olduğunu biraz daha büyüyünce televizyonda gördüklerimden anladım. Doktor başımda kaşımı dikiyor, bir yandan da sanırım korkmamam için benimle bir şeyler konuşuyor. Annem o zaman yeni yeni konuşuyordun diyor hep. Konuşmalarımızı hatırlamıyorum. Sonraki hatırladığım şey ise: evimizin kapısındayız. Kapıyı açıyoruz. Babam salonda yere oturmuş, televizyon izliyor. Bana bakıyor ve bağırmaya başlıyor: “Ne oldu bu çocuğun gözüne?!” diye. Kaşımı dikmiş doktor, üzerini de sargı bezi gibi bir şeyle kapatmış, ama bez büyük olacak herhalde gözüme kadar kapanmış. Son hatırladığım babamın o paniği işte.

         Biraz uzun oldu ama ilk anım budur. Ali, bu kadar eski bir anıyı nasıl hatırlıyorsun, ben ilkokul yıllarımı bile hatırlamıyorum, diyor ama bilemiyorum. Unutmak en çok korktuğum şey bu hayatta. Belki de o yüzden, bilemiyorum. 

14 Ekim 2014 Salı

Kitap Meydan Okuması (2)


Yazacağım deyip yazamamak… İşte bütün mesele bu.
Balıkesir’den Kuşadası’na döndüm.  Okula başladım tabii. Yani okul 15 Eylülde başladı da biz turdan döndüğümüz ve de araya da bayram girip de bayram tatilini biraz daha uzattığımız için dün başlamış oldum. Bugün ikinci günümdü yani.
         Okula ve adaya uyum sağlamaya çalışırken blogu ve yazmam gerekenleri unuttum tabii. Ama neyse ki çok geç olmadan geri döndüm. :)
         Kitap meydan okumasına devam edelim. :)
         2. gün: Üç kere ya da daha çok okuduğun kitap.
         Çocukken sevdiğim kitapları birden fazla kez okurdum ama büyüdükçe bu azalmaya başladı. O zaman kitabım azdı ve tekrar tekrar okuyabiliyordum. Açıkçası ortaokula kadar da gidip kendi kendime kitap almışlığım yoktu. Ama büyüdükten sonra dünyada okunacak bir sür kitap olduğunu ve benim buna ömrümün yetmeyeceğini farkettiğimden sonra yani bir kitabı ikinci kez çok nadir okumaya başladım.
         Tabii ki bazı kitaplarım hep çok özel. Ara ara bazı sevdiğim kısımlarını okuyorum ama tam okuma denilemez herhalde bunlara.
         Üç ya da daha fazla okuduğum kitaplar Jane Eyre (Charlotte Bronte) ve İki Şehrin Hikayesi (Charles Dickens)’dır herhalde.

         Bir de ilginçtir ki bu iki kitabın hiç Türkçe baskısını okumadım nedense. Hep İngilizcesini okumak nasip oldu. 

         *Not: Fotoğraf Google'dan. 

10 Ekim 2014 Cuma

Geri Döndüm, Kitap Meydan Okuması (1)



Merhabalar…
Çok çok uzun zaman oldu yazmayalı ama buralarda değildim zaten. Turist rehberliği öğrencisi olduğum için Türkiye turunu tamamlamam gerekiyor. Ben de 4-30 Eylül tarihleri arasında Doğu Etabını gerçekleştirmek üzere tura çıktım. Tur Ankara’dan başladı. Yani herkes Ankara’da toplandı.
Bu konuyla ilgili düşüncem şudur: Ya 27 günü gün gün yazmak istiyorum buraya ya da en çok sevdiklerimi, en belirgin olanları yazmak istiyorum. Bilemiyorum şimdilik.
Bir sürü anı ve fotoğrafla döndüm Kuşadası’na. 1 Ekim’di o sabah. Ertesi gün okula gittim, akşama kadar derse girdim. Anlatılanlar bir kulağımdan girdi, bir kulağımdan çıktı sanki. Çünkü bu eğitim turunda anladım ki okulda aldığımız eğitim bir yalanmış. Benim asıl ihtiyacım olan yerinde görmekmiş her yapıyı.
Tur hiç bitmesin istesek de acısıyla, tatlısıyla ve hastalıklarımızla bitirdik bir şekilde ve çok güzel arkadaşlıklar da edindik bu süreçte. Hani derler ya ya yemekte ya yolculukta tanırsın bir insanı diye, hah işte o söz çok doğru. Kimin ne olduğunu anlıyorsun öyle yerlerde. Anladım ben de.
Neyse yarından itibaren tur yazılarına başlamayı planlıyorum. Bir aksilik çıkmazsa tabii.
Bu arada ben şu an Balıkesir’deyim ailemin yanında. 1 Ekim’de Kuşadası’na geldim ya, 3 Ekim’de de Balıkesir’e doğru yola çıktım. Yarın dönüyorum ama artık. Okuldaki devamsızlık aldı başını gitti çünkü. Ama en son Şubatta gelmiştim zaten eve. Neredeyse bir yıl olacaktı. Şimdi gelmeseydim bir daha da gelemeyebilirdim. Çünkü daha turun Batı etabı var. O da ara tatil zamanı olsa bana eve gelmek için yine vakit kalmayacak. Neyse ya, öyle işte burada havalar…
Bu arada ben buralarda yokken bir etkinlik başlamış Kitap Meydan Okuması diye. İçinde kitap varsa ben de varım zaten. Her güne bir soru cevaplayacak şekilde 30 soru var. Her gün ya bir şeyler yazıyorsunuz o soru ile ilgili ya da fotoğrafla da cevaplayabiliyorsunuz. Herkes eylül ayında yapmış ama malum ben eylülde doğunun o şehri senin öbür şehri de benim şeklinde geziyordum. Ekimin de ortası geldi ama şimdi başlasam olur herhalde diye düşündüm. Olmazsa da oluversin yahu! Eğitimim için geziyordum sonuçta.
Haydi başlayalım:
1.   Gün: Geçen sene okuduğun en iyi kitap:
Geçen seneden kasıt 2013 yılı sanırım. Hoş bu yıl da bitmek üzere ama…
Ayy… Bir sürü kitap var. Geçen sene hayatıma artısı çok olacak kitaplar okuduğumu düşünüyorum. Hakan Günday-Zargana, Tuba Çandar’ın Mualla Eyuboğlu Anhegger ile yaptığı söyleşilerden oluşan Hitit Güneşi, Yılmaz Aydın-Aztekler: Gizemli Bir Halkın Tarihi, Jerzy Kosinski-Boyalı Kuş, Sabahattin Ali- Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, Gürsel Korat-Taş Kapıdan Taç Kapıya: Kapadokya, Hakan Günday-Ziyan, Metin Kaçan-Fındık Sekiz, Hakan Günday-Azil.

En çok beğendiğim, çok iyi dediğim kitaplar bunlar. Bazıları mesleğimle ilgili isimlerinden de anlaşılabileceği gibi. Bu arada Hakan Günday ne yazsa beğeniyorum galiba. :)

*Not: Fotoğraf Google amcadan.

29 Temmuz 2014 Salı

Bayram Gelmiş

         


         Bayram gelmiş, hoş gelmiş.
         Geldi gelmesine de ben yine ailemden, şehrimden uzakta bir başımayım buralarda. Doğrusu Kuşadası’nda da pek bayram yaşanmıyor gibi.
         Bu bayram da buruk geçiyor vesselam.


         Benimkinden iyi bir bayram geçirmeniz dileğiyle. 

17 Mart 2014 Pazartesi

Döndüm

         


         Kaçtım. Böylesi daha kolayıma geldi, ben de kaçtım. O üzerindeki gökyüzü yüzüme gözüme bulaşan, tenime yapışan şehrime kaçtım.
Eskiden oradan çıkabilmek, kabuğunu yırtabilmek için uğraşırdım oysa. Şimdilerde kalabalıklardan bunaldıkça o hiç bildiğimden şaşmayan yere kaçıyorum. Bilindik olmasını, dinginliğini çok özlüyorum. Anladım.
Sokaklarında dolaştım cumartesi günü. Rahat rahat gezinen insanları seyrettim. Sanki düğüne gider gibi süslenmiş liselileri izledim. Kafelerde rock müzik dinleyip tavla oynayanlara gülümsedim. Bir gün de olsa dünyayla ilişiğimi kestim.
Kaçtım. Elime yüzüme bulaşıyor önümde ne varsa. Bir sürü iş var üzerinde uğraştığım. Daha ardım sıra gelenleri saymıyorum bile. Bir dünya iş yapıyorum ama görünürde hiçbir şey yok. Hiçbir şeye de yetişemiyorum aynı zamanda. Zamanı yönetemiyorum bir türlü. Ne uyuyabiliyorum üstelik ne de uyanabiliyorum. Sırf bu yoğunluktan ötürü çok istediğim bir eğitim gezisini kaçırdım mesela. Uyanamadım, salak gibi uyanamadım. Nasıl üzüldüğümü anlatamam. Hala da üzgünüm.
Kendime çok kızıyorum bazen. Yani tek bir işe yoğunlaşıp onu bitirmek varken neden hep on bin işi birden yapmak zorundayım anlamıyorum. Ya da en basitinden neden hep on kitabı birden okumak zorundayım. İlla hepsi birden olacak. İlla hırpalayacağım bedenimi.
Sonra bir de benim bunaldıkça seyahat etme huyum var. Zaten turist rehberliğini de önce kendimi eğlendirmek için okuyorum. Bunalmayacağım, sıkılmayacağım. :/ İşte kafam bir şeye bozuldu mu, şehirden sıkıldım mı, bir şeyler ters gitmeye devam etti mi benim hemen oradan ayrılmam, kendime çeki düzen verip silkelenmem gerek. “O” bile alıştı artık: “Biliyorum, sıkılınca gitmen gerekiyor senin!” dedi geçen gün bana. Doğrudur. Sıkılınca başka şehrin kalabalığına karışayım, başka kalabalık yüzler görüp geleyim düzeliyorum ben. Yine aynısı oldu. Cuma günü gittim Balıkesir’e. Bugün de döndüm Kuşadası’na. Azıcıktı ama çok yoğunum bu ara. İdare edeceğim.

Döndüm. Düzelecek inşallah her şey. Şu iki hafta da çok yoğunum. Sonrası selamet gibi. Hadi bakalım. 

12 Ekim 2013 Cumartesi

Mim – Blogger Buluşması

         
         Merhaba. Uzun zamandır mim cevaplamıyordum.  Vaktim olmuyordu çoğu zaman. Ama bugün öğleden sonra Balıkesir’e geldim ailemin yanına. Bayramı tek başıma geçiremezdim Kuşadası’nda. :) Sonra Sevgili Rengarenkyakomoz’un blogunda bu mimi gördüm. Hazır işim yokken cevaplayayım dedim.

·         Blogunuzun adı?
3 adet blogum var.
İzler, sesler ve de görüntüler
Duraklar ve İzler
Yalancı Akasya
·         Hangi ilde yaşıyorsunuz?
Balıkesirliyim ama Kuşadası’nda yaşıyorum üniversiteye başladığımdan beri.
·         Blogger buluşmalarına katıldınız mı?
Katılmadım ama tanışmak istediğim çok blogger var.
·         Bulunduğunuz ilde blogger buluşması olsa katılmak ister miydiniz?
Sanırım Kuşadası’nda olmaz, zaten buralı bir tane blogger tanıyorum. Ama bazen İzmir’de oluyor. Zamanım uyarsa katılmak isterim.
·         Sizce bir blogger buluşma etkinliği nasıl olmalı?
Rahatça sohbet edilinilebilecek bir yer olmalı bence. Küçük hediyeler de verilebilir. Konseptli etkinlikler de olabilir bu arada. :)


Daha önce bu mimi cevaplayan bloggerlar görmüştüm. O yüzden kimseyi mimlemiyorum. Yapmayan ve yapmak isteyen varsa buyursun. :)

28 Eylül 2013 Cumartesi

Eylülü Uğurlarken…

        

         Eylülü uğurlarken biraz sohbet edelim istedim caanım blog. Hayatımda neler oluyor bir dökeyim buraya. Zira bu ara dertleşmeye çok ihtiyacım var.
         Eylül ayı girerken bir zil takıp oynamadığım kalmıştı çünkü ben sonbaharı çok severim. Haziran doğumluyum ama sıcaktan da nefret ediyorum resmen. Hem ne o öyle yapış yapış! Sevinmesine sevindim Eylül geldi diye ama sor bakalım bi’ ne anladın Eylülden diye. Evet, koşuşturmacadan bir şeycik anlayamadım. :(
         Ben bu Eylül ayında iki kez İzmir’e, bir kez Balıkesir’e ve bir kez de İstanbul’a gittim. Ve hepsi de ardı ardına oldu nedense. Hepsi de Kuşadası çıkışlı. Yoğunum her zamanki gibi anlayacağınız.
Ama İstanbul sayılır mı bilemedim. Çünkü derneğin kolaylaştırıcılar toplantısı vardı ve ben de Kuşadası şubesinin kolaylaştırıcı olarak katıldım. Buradan (Kuşadası) cuma gecesi çıktım, cumartesi sabah İstanbul’daydım. Esenler’de inin, oradan 760 numaralı otobüse binin demişlerdi. Bindik otobüse. Küçük Çekmece diye bir yere gittim. Hatta Cennet Mahallesi durağında inin yazılmıştı yol detaylarında. Orada da indim. Kazasız belasız da toplantı yerine ulaştım. Ama benim asıl anlatmaya çalıştığım şey o değil. Bence o Küçük Çekmece denen yer İstanbul değildi. Zaten otobüsle gittik gittik, bence tüm İstanbul’u da dolaştık. Vara vara İstanbul’a hiç benzemeyen bir yere vardık. Yol bana çok uzun geldi zaten. 8:30’da bindim otobüse, 9:45’ti indiğimde. O kadar yol mu sürer ya! Yazık oranın insanlarına. Neyse toplantı akşama kadar sürdü. Zaten ben 45 dakika gecikmeli girdim. Gece de 22.00 otobüsüne bindim ve pazartesi sabahı Kuşadası’nda indim. İşte bu yüzden bu sayılır mı bilemedim. Bir güncük İstanbul! İstanbul’a benzemeyen İstanbul…
         Okulum başladı 16 Eylülde de. Ama tabii biz öğrencilerin mantığıyla ilk hafta ders olmaz dediğimizden bu hafta başında gittim anca okula. Yani 23 Eylülde ve gider gitmez de derslere başladık. Şimdi bu hafta benim için ilk hafta sayıldığından bu giriş biraz (!) hızlı geldi bana. Bütün hafta boyunca “İlk haftadan ders mi işlenir yeaa!” modundaydım. Ama oldu valla. Başladı okul. Hatta bir sunum tarihim de belli oldu. 5 Kasımda. Avrupa Birliği ve Turizm dersim için. Hayırlı olsun vatana, millete ve bana.
         Derslerimin çoğu da iğrenç resmen. Yok ekonomi yok turizm hukuku yok pazarlama… Hiç sevmediğim, sevemediğim dersler bunlar. Off…
         Haa bir de 2008’den beri bitmek bilmeyen, hâlâ ikinci sınıfında olduğum açıköğretim var. Zaten şu yukarıda saydığım dersleri ve hatta çeşitli benzerlerini orada da gördüğümden bu kadar nefret ediyorum hepsinden. Kararlıyım, bu yıl ikinci sınıf bitecek ve iki yıllık diploma alıp sonlandıracağım inşallah! Daha da çekemeyeceğim bu eziyeti. :(
         Bir yandan okula adapte olmaya çalışırken bir yandan da hem yazın yaptığım staj yüzünden evle ilgilenememden hem de şu eylül ayındaki çoklu seyahatlerim yüzünden sanki içeride bomba patlamış izlenimi veren evimi hâle yola koymaya çalışıyorum. Her yer her yerde. Kitaplığım bile darmadağın!
         Şu ara ciddi para problemleri çekiyorum. Canım sıkkın o yüzden. Düzelmiyor bir türlü. Bazen hayat çok zor oluyor! Biliyorum düzelecek elbet de hırpalıyor işte.
         Türkiye turumuz da yılan hikayesine döndü. Fiyatı çok fazla. Yine dönüp dolaşıp parasızlığıma dayanıyor her şey. İşte buna da sinir oluyorum! Tez elden 10.000 lira kadar bir paraya ihtiyacım var. Allah’ım duy sesimi!

         Ve… Nasıl söylenir ki… İki gündür üst üste kötü haberler alıyoruz. Dün Tuncel Kurtiz, bugünse Turgut Özakman. Huzurla yatsınlar. 

         *Fotoğrafı İstanbul'dan dönerken çektim. Vapurdan. Kötü bir çekim biliyorum ama ismi ne güzel, değil mi? 

14 Eylül 2013 Cumartesi

İşte geldim, gidiyorum

         

         Yarın Kuşadası’na dönüyorum. Geçen Pazar günü geldim Balıkesir’e. Okullar açılmadan bir kez daha geleyim dedim. Malum yaz boyunca staj yaptım. Ruhen yoruldum sanki, vücut yorgunluğu çabucak geçiyor da… Dinlenemiyordum bir türlü. Halbuki staj bitince İzmir’e gitmiştim erkek arkadaşımın yanına ama yok. Bu duygu geçmiyor bir türlü. İzmir’den adaya döndükten sonra da biraz beklemem gerekti eve gidebilmek için okul işleri yüzünden.
         Neyse hemen halloldu da gelebildim Balıkesir’e.
         Bu arada 20 yaşıma kadar (üniversiteye başlayıncaya kadar) hiç sevmezdim Balıkesir’i. Griydi benim için. Şaşırtmıyordu da. Ama ne zaman ki üniversiteye başladım benim en kıymetlim oldu resmen. Nefes alabilmek için gelir oldum.
         Eh işte, şimdi de geldim, gidiyorum yarın. Ne yaptım peki? Bir gün dersaneden bir arkadaşımla buluştum. Ekrem. Hataylı kendisi. Osmaniye’de okuyor. Ben üniversiteye gittiğimden beri yüzyüze görüşmemiştik hiç. İyi oldu.
         Bir gün de lisedeki edebiyat hocamla buluştuk. Kazım Hocam. Kendisini çok severim. Uzun zamandır onunla da görüşemiyorduk. Yani genelde ben Balıkesir’e geldiğimde görüşüyorduk. E 8 aydır da gelmediğimi düşünürsek… Tamam, bayramda geldim de ondan ben bile bir şey anlamadım koşuşturmaktan! Onunla da güzel bir sohbet yaptık.
         Bugün de belki çıkarım çarşıya doğru ama kararsızım. Zor geliyor açıkçası. Şimdi hazırlan, taa git oralara. Hava da bir sıcak bir sıkkın zaten. Bilmiyorum.
         Neyse yarın dönüyorum. Pazartesi de okul açılıyor zaten. Daha ders programı bile açıklanmadı. Herhalde ilk hafta derse gitmeyiz diye bir sonraki hafta açıklayacaklar. Anlamadım dertlerini. Açıklasalardı da ben ona göre planlasaydım kendimi. :S Bakalım beni bu yıl neler bekliyor.
         Öyle işte.

         Bu arada Gülo evleneli tam bir ay oldu bugün! Zaman ne hızlı akıyor?!

         *Fotoğraf, yine konuyla alakasız. En Japon hallerimden biri. :)

26 Mayıs 2013 Pazar

Buralardan, Benden…

         
Ara tatilden beri eve gitmedim. Ara tatilimiz de bir haftaydı zaten. Okulum bitti 17 Mayısta normalde. 20 Mayısta bütünlemeler vardı, rekor kırarak 3 dersten bütünlemeye girdim. Alttan bir dersim vardı geçen yıldan onu bütünlemesiz verdim. 3 dersten birini geçtim, kalan ikisi henüz açıklanmadı ama geçtiğimi düşünüyorum.
Hazırlıkta ve 1. sınıfta sıkılınca, kafam bozulunca, Aydın ya da ada (Kuşadası) beni boğunca atlar giderdim. Bu yıl çok yoğunum en başta. Bir yere kımıldayamıyorum. Hocalar –nedense- devamsızlık konusunda çok katılar. (Slayttan okuyup okuyup geçiyorlar zaten. Ben evde de yapıyorum aynısını.) Çekip gidemiyorum zaten hep de önemli dersler. İstesemde gidemiyorum. Her şekilde gidemiyorum yani.
Bu yazıyı neden yazıyoruma gelirsek dün facebookta bir albüm gördüm. Lisedeki hocalarım ve öğrenci olduklarını düşündüğüm gençler Değirmen Boğazı’na gitmişler. :(( İçimde bir haset, bir kıskançlık fırtınası koptu maalesef. Bizim zamanımızda hiç böyle şeyler yapmıyorlardı bizimle. Birkaç gün önce de mezuniyet balosu varmış. Bizim balomuz da olmadı. :(( (Küçük Emrah modundayım şu an. ) Değirmen Boğazı mesire yeri bu arada. Güzeldir, yeşilliktir, sakindir…
Bir kere sınıfcak okuldan kaçıp Değirmen Boğazı’na gitmiştik. Güzel bir anımdır. Onda da kızmışlardı zaten. :)
Şimdi ben bu albümü gördükten ve kıskançlık faslını atlattıktan sonra aldı mı beni bir hüzün. Yaaa ben de evimi özledim. Sokağımızı özledim. Penceremin önündeki erik ağacımı özledim. Ailemi, arkadaşlarımı özledim. Değirmen Boğazı’na gidip yeşilliklerde piknik yapmayı özledim. Atatürk Parkı’nda dondurma yiyip çekirdek çitlemeyi özledim diye iç çeke çeke ağladım bir güzel. :(
Ama gerçekten özledim ya. :(
Öyle evime, şehrime çok bağlı biri değilimdir normalde. Üniversiteye ilk başladığım günlerde zorluk çeken, ağlama krizlerine giren biri de olmadım arkadaşlarım gibi. Ama arada sırada oluyor, geliyorlar.
Özledim işte.
Niye mi gitmiyorum okul tatil olduğu halde. Stajım var ne yazık ki. Bugün başlıyorum hem de. Yani kesin olarak yarın başlıyorum da bugün formatı anlatacaklar bana. Tüm yaz adada olmak zorundayım sanırım. :(


21 Mart 2013 Perşembe

Ne Dinliyorum?


Murat Yılmazyıldırım
Adsız Özlem

Çok severim kendisini. Şarkıları bana çocukluğumdan ve lise yıllarımdan güzel şeyler hatırlatır hep. 

19 Mart 2013 Salı

Son Zamanlarda Aldıklarım - Kozmetik

Bu parfümü seviyorum. Çiçeksi. Çok kalıcı değil. Ağır kokular hiç benlik değil zaten.


  Bu fırçaları aldım. Aslında nasıl kullanılacaklarını bile bilmiyorum. Muhtemelen de çok iyi değillerdir (hiç anlamam.). Ama sunum munum yapacağım ilerleyen günlerde. İnsan gibi çıkayım milletin karşına. Üç beş bir şey sürerim yani.



 Bu jel eyelinerı denemek için aldım. İçinde küçük parıltıları var. Güzel duruyordu katologda. :D Deneyeceğim.



Bunlar fırçalarla birlikte geldi. Şeffaf fondoten seçtim rengimi bilemediğim için.

Yine bunu da denemek için aldım. Tam oldu. Zaten 2 rengi vardı, bendeki light.

Bu minikleri aldım ama tırnakta şişedeki gibi değiller ya. Sevemedim.

13 Mart 2013 Çarşamba

Son Zamanlarda Aldıklarım - Kişisel Bakım

Evet, bir sürü el kremi almış olabilirim. :) Dalan D'oliveleri çok seviyorum zaten. Bitirdiklerim postumda da vardı. Bittikçe alıyorum, stokluyorum. Hep böyle olacak.

Normalde rol-on kullanıyorum ama bir de stick deneyeyim dedim.
O Kalyon araya karışmış. :)

Bunları ve yukarıdaki Silk el kremini oriflameden aldım. Başka ürünler kullandığım için daha kullanmaya başlamadım. Ama bir kaç güne başlayacağım.

Dove un kremlerini çok seviyorum. Bunu stok için aldım.
Neutrogenayı da yüzüm bu ara aşırı kuru olduğu ve hiçbir krem kâr etmediği için aldım. Elimdeki bir kremin bitmesini bekliyorum başlamak için.

 Kullandığım ilaçlar yüzünden yüzüm, göz çevrem hatta tüm vücudum çok fazla kuruyor. İlk defa göz kremi kullanıyorum. Memnunum şimdilik kendisinden.

Bu güzelleri ben almadım. Sevgilinden hediye. :) Kullanmak için sabırsızlanıyorum.

9 Mart 2013 Cumartesi

Son Zamanlarda Aldıklarım – Takı


Son zamanlarda aldığım takılar:


Bunları küpe olarak değilde broş gibi kullanmayı düşünüyorum. Evde denedim çok güzel durdu. :)




Galata Kulesi ve Kız Kulesi'nin benim için anlamları çok büyük. O yüzden bunu almasam olmazdı.

29 Ocak 2013 Salı

Bu Ara

Ben bu ara;
Sevgiliye doğum günü hediyesi böyle bir kavonoz hazırladım. İçinde 365 tane not var. :)


Çok sevdiğim arkadaşlarımla Aydın’da çok güzel waffle lar yedik.

Ajandamda her gün böyle kelime çalışıyorum 1 Ocaktan beri. Hem kelime haznemi geliştirmek için hem de KPDS için, pardon YDS mi olmuştu o.


Balıkesir’e gittim  geldim tatil için. Yer: Atatürk Parkı.




Parkta bu bayat ekmek toplama kumbaralarından gördüm. Üzerinde ne amaçla topladıkları yazmıyordu ama umarım sokak hayvanları için düşünülmüş bir şeydir. Etrafta soracak kimse yoktu, soramadım.



3 Kasım 2012 Cumartesi

Balıkesir'den Aldıklarım

Bayram için Balıkesir'e gittiğimde bu minikleri aldım.


Böyle mandallar alacağım demiştim şu yazımda. Mandalları aldım şimdi sıra bir sürü fotoğraf bastırmakta. :))


Boyutunu daha iyi anlayabilmek için. Bir küpe kadar minikler. 


Böyle oje arıyordum. Rapsodi Pasifik diye bir marka. 


Bu da aynı marka.


Bu şişko ama sevimli kaleme bayıldım. 


Yüzüğüm.


Kivili çatallarım. :)




25 Ekim 2012 Perşembe

Bir Derdim Var

              İki Şehrin Hikâyesi (A Tale Of Two Cities)

         
         Bu kitap lise hazırlıkta benim dönem ödevimdi. İngilizce okuyup yine İngilizce özetini çıkarmıştım. Ondan önce bir kez Türkçesini okudum gibi geliyor ama emin de olamıyorum. Neyse Charles Dickens’ı çok sevdiğimden daha sonra da bu kitabı birkaç kez daha okumuşluğum vardır.
         Daha sonra üniversiteye geldim. Bin bir umutla,  belki İngilizceme İngilizce katarım diyerekten yeniden hazırlık okudum ben. İşte o zamanda dönemde üç İngilizce kitap okuyup onun özetini, bilmem neyini içeren bir kâğıdı teslim etmem gerekiyordu. Hazır elimde bu kitap var, üzerinden de kaç yıl geçti diye yeniden okudum bu kitabı. Tabii bu yine İngilizce. Zaten de elimdeki aynı kitap.
         Bu yıl. İngilizce dersinde hocamız sınavda sorumlu olacağınız konulardan birini açıklıyorum dedi taa ilk derste. Tatatadaammm… İki Şehrin Hikâyesi. :) Tabii bu kez seviyesi biraz daha ağır, bilmediğim kelime birazcık daha fazla. (İngilizcem de fena değildir bu arada.) Okuyorum yeniden.
         Ama işte şöyle bir derdim var. Doğru düzgün hatırlayamadığım için küçükken okudum mu okumadım mı bilemiyorum ve okumadım sayıyorum. Ben bu kitabın hiç Türkçesini okuyamadım yahu! Adamı çok seviyorum, kitabını çok seviyorum da nedense alıp da Türkçesini okumak nasip olmuyor bir türlü.
         Öyle işte. Bugünde böyle bir derdimi paylaşayım dedim.
         Şu an Balıkesir’de ailemin evindeyim. Pek bayram havası yaşamıyorum şahsen. Neden mi? Sınavlar yaklaşıyor. Köyde hem ders çalışamıyorum hem de bu kitabı çevirmem lazım diye ben köye gitmedim. Bizimkiler gitti. Yalnızım yani. Salı günü öğleden sonra geldiğimi ve daha sonra burnumu bile dışarı çıkartmadığımı düşünürsek pek bayram gelmiş sayılmaz bana.
         Yarın anneanneme gideyim ben en iyisi. Kuzen muzen görürüm hem. 

Nice Bayramlara


Kurban bayramınız mübarek olsun. Daha nice bayramlara inşallah.