İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2017 Pazar

Evlilik, İşsizlik ve Diziler

        


Selam bilog,
         Uzun zaman oldu buraya içim dökmeyeli. Biraz anlatasım var. Azıcık müsaitliğim varken yazayım dedim.
         Ben evlendim! 19 Kasım’da Fuar Evlendirme’de nikâhımız oldu. 25 Kasım’da da Balıkesir’de bir düğün oldu. Düğün istemiyorduk ama ailelerin dediği oluyor ne yazık ki. Ne kadar istemediğim şey varsa yaşadım şükür! :D Dünyanın en sade gelinliğini isterken, bana göre en kabarık gelinliği ile o düğünde göbek attım. :D Ali de ben de oynamayı bilmediğimizde epey komikti bana göre. Geçip gittiği için ikimiz de memnunuz açıkçası. Düğün bana saçma geliyor. Evliliği de çok gerekli görmüyorum açıkçası ama resmen toplum baskısı yüzünden evlendik. :)) Eşim Ali olduğu için tabii ki sıkıntım yok ve bu durumdan memnunum. İyi ki o. :) Neyse artık evli bir insanım. Kendimi o kadar büyümüş hissetmesem de her şey insan için ve zamanı gelince bir bir yaşıyorsun hepsini.
         Onun haricinde balayı falan yapmadığımızdan –çünkü kış ve paramız da yok :) üç günlük evlilik iznimizden işe döndüğümüzde işten çıkarıldım. Henüz tam sonuçlanmadığından bir şey söylemek istemiyorum ama sıkıntılı bir süreç. Tüm yük Ali’nin üzerine kaldığı için çok mutsuzum ama yapmak istediğim şeyleri bir türlü yoluna koyamıyordum vakitsizlikten ve yorgunluktan. Bir ara vermek bazı kararlar almamda ve uygulamaya geçmekte iyi oldu sanki.
         İşsiz olduğum için Japonca kursumun gününü değiştirdik. Cumartesileri 18.00-19:30 arası gidiyordum ama şimdi Salı ve Cuma günü 14:30-16:00 arası gitmeye başladım bu hafta. Birazcık ders çalışabiliyorum şu ara.
         Onun haricinde dizilere sardım. Ali’yle Stranger Things izliyoruz. 2. sezonu bitirmek üzereyiz ama ben öyle şeyler barındıran hikâye ya da dizi/filmlerden korkuyorum. Ama herkes o kadar çok bahsediyordu ki izlemek farz olmuştu artık.
         Fi dizisi ilk çıktığında biz de izlemeye başlamıştık ama kitapla alakası olmadığını düşünüp 4. bölümden sonra izlemeyi bıraktık. Ama ben bu ara yeniden izliyorum. Malum işsizlik. :) Fi’yi bitirdim hatta Çi’nin de 5. bölümünü izledim az önce. Kitaptan çok şaştı ama izliyorum işte.
         Bir başka izlediğim Türk dizisi de Ufak Tefek Cinayetler. Yine çok övmüşlerdi de meraktan başlamıştım. Sonra sardı epey beni. Onu da izliyorum. Bana biraz Pretty Little Liars’ı hatırlattı ama Ali Desperate House Wifes ve Little Big Lies’a benziyor dedi. İki diziyi de izlemedim ama herkes benziyor ama aynısı değil diyor.
         Çalışırken Skam diye bir Norveç dizisi izliyordum ama onun 4. sezonunda kaçıncı bölümünde kaldığımı unuttum. Hatırlayınca onu tamamlayacağım. Sanki 20 dakikalık vloglar izliyormuşsunuz gibi, değişik bir dizi. Aslında liseli gençlerin gündelik hayatlarından kesitler var içinde. Ama Norveççe çok sevimli bir dilmiş. Canım çekiyor.
         Bir de Kore dizisi izledim ama üşenmezsem ona ayrı yazı yazacağım.
         Şimdilik yazacaklarım bu kadar. Aslında yoruldum ve bulaşık makinasına bulaşıkları yerleştirip sonra da ütü yapmam lazım.

         Gelirim yine. 

9 Ocak 2017 Pazartesi

Kar

         


         Merhabalar,
         Hayır, Orhan Pamuk’un Kar romanından bahsetmeyeceğim bugün. Tabii o da bir yazı konusu olabilir ama bugünkü konumuz o değil.
         Malum kar yağdı. Bunun üzerine Facebookta arkadaşım olan bir abi “Sizce de bu kar olayı fazla abartılmadı mı?” yazmış. Haklı da olabilir tabii. Zira ülkecek neredeyse kar yağıyor diye bir zil takıp oynamadığımız kaldı. Herkes çok sevindi, çok mutlu.
         Sanırım delirmemek için tutunacak bir şeylere ihtiyacımız var hepimizin. Karın yağması iyi elbette. Doğanın kara da yağmura da soğuğa da ihtiyacı var. Ama herkes çıldırmış gibi karın yağmasını kutluyor. Bir de karın tüm kötülükleri, çirkinlikleri örttüğü duygusu var tabii. Ben tüm kar temalı paylaşımların arkasında bu nedeni görüyorum biraz da.
         İzmir’dekiler de kar yağmıyor diye ağlıyor. :) Gerçi İzmir’de benim yaşadığım yere az da olsa yağıyor ama Balıkesir’de doğup büyümüş biri olarak bu bana kar gibi gelmiyor bile. Ben küçükken diz boyu kar yağardı. Balkona ayrı, bahçeye ayrı, sokağa ayrı kardanadam yapardık.
         Gerçi Kuşadası’na kar yağması daha komikti. Üniversite birinci sınıfta yağmıştı ve hayatında ilk kez kar gören arkadaşlarım vardı. Nasıl hiç kar görmemiş olurlar diye şaşırmıştım. Ama en son 25 yıl önce mi ne yağmış. :) Dağın tepesindeki okulumuza 5 cm bile olmamış karda minübüs şoförleri çıkamamıştı. Okulda hemen elektrikler kesilmiş ve dersler de iptal olmuştu. Dile kolay tabii. 25 yıl.

         Herkesin de söylediği gibi tüm kötülükleri örtsün kar. Giderken de yanında alıp götürsün. Bir de artık kimse ölmesin. Daha fazla bombalı patlamalı rüya görmek istemiyorum.

29 Mayıs 2015 Cuma

“Hayat kısa, kuşlar uçuyor!”

        


         Hayat karmaşası içinde ne zaman yazmayı bıraktım bilemiyorum. Oysa yazmak benim için hava, su gibiydi. Biloga yazmayı ise ayrı seviyordum. Çünkü insan bazen etrafındakilerle bile gündelik şeyleri paylaşamayabiliyor. Ama buraya yazdıklarım ne edebi değeri olan şeyler ne de günlüğüme yazacağım kadar mahrem şeyler. Yine de yazıp içimden atmam gereken şeyler.
         Ama işte oradan oraya koştururken hayatın içinde bir şeylerden de etmek gerekiyor sanırım. Ben de farkında olmadan buraya yazmaktan vazgeçmişim meğer. Sonra bir baktım ki sadece biten ürünlerin yazıları var bilogda. Tam olarak işi bu değilki bu bilogumun amacı. Burası benim günlük hayatımın günlüğü.
         Öyle işte.
         İç hesaplaşmamı da bitirdiğime göre neler olup bittiğini yazabilirim.
         Finallerim bitti Salı günü. Çarşamba günü de sınıfcak pikniğe gittik. Mezuniyet pikniği. :)Evet, mezun oluyorum. Mezuniyet törenim de yarın.
         Beş yıldır okuduğum, çoğu zaman zorla okula gittiğim okulum sonunda bitti. Bitsin diye dua ederken şimdi okulum bitti diye üzülüyorum. Özlemem dediğim şeyleri daha gitmeden özlemeye başladım bile.
         Bu arada Kuşadası’ndan taşınma kararı aldım ve İzmir’den ev tuttum bile. Seçimden sonra İzmir’e taşınıyorum. Orada çalışacağım. İlerleyen dönemde de Japonca kursuna gitme planım var.
         Türkiye turunu tamamlamış olsam da YDS’yi geçemediğim için (çalışmadım ki) henüz kokart alamayacağım. Bu da demek oluyor ki henüz turist rehberliği yapamayacağım. Şu an ki hedefim Eylüle kadar hem bir yerde çalışıp, Japonca kursu için biraz para biriktirmek hem de Eylül’deki YDS için İngilizce çalışmak. Eylül’den sonra da TUREB’in açacağı Japonca sınavı için kursa gitmek. Tabii inşallah TUREB sınav açar. Talebe ve açığa göre açılıyor çünkü sınav.
         Yani bir yıllık plan ve hedeflerim bu yönde. Bu bir yıl içinde İzmir’deyim. Sonra İzmir’de kalmaya devam eder miyim yoksa başka bir yere taşınır mıyım şimdilik bilemiyorum.
         Rehberliğe başladıktan sonra uzmanlaşabilmek için Jeomorfoloji yüksek lisansı da yapmak istiyorum ama bu çok sonraki planlardan biri. Rehberliğe başlamadan yüksek lisans yapmayacağım.

         Şimdi bunca eşyayla İzmir’e taşınmak var. O kadar kitabı nasıl götüreceğim, yaşayıp göreceğiz.

29 Aralık 2013 Pazar

Konser, Hastalık, Yaklaşan Sınavlar…

         


         26 Aralık Perşembe günü Atatürk Kültür Merkezi’nde Sunshine Band konseri vardı. Sanırım yılın son konserine de böylece gitmiş oldum.
         Birinci bölümde “Carnaval”, “Long Train Running”, “Donde Estas Yolanda”, “La Vie En Rose”, “Dos Gardenias”, “Padam Padam”, “Superstation”, “Masquenada”, “I Have Nothing”, “Fame”, “Blues” ve “Blue Suede Shoes” seslendirildi. Tabii ki ben Padam Padam’ı beğendim en çok. Çünk Edith Piaf’ı çok severim.
         Birinci bölümün sonlarına doğru kötüleştim biraz. Hastaydım zaten ama konserdeyken artık içerideki havadan mı oldu yoksa tüm gün sokaklarda dolaştığımızdan mı olduğunu bilemiyorum ama ne burnum durdu ne gözüm. Öksürmekten, hapşurmaktan helak oldum. Erkek arkadaşım “Çıkalım istersen.” dediyse de sonuna kadar dayandım konserin.
         İkinci bölümde de “Mi Tierra”, “Neh Nah Nah”, “I Feel Good”, “Mambo Italiano”, “Hasta Siempre Comandante”, “Corazon Espinado”, “Es Oes El Amor”, “Sunny”, “Proud Mary”, “I Wanna Dance With Somebody”, “Tche Tche”, “Sensizlik”, “Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam” ve “Sardı Korkular” seslendirildi.
         Gecenin yıldızı ise İbis Maria Guarnaluse Arce oldu. Altı aydır Sunshine Band ile çalışıyormuş ve yanlış hatırlamıyorsam Kübalıymış. Orkestra şefi ve aynı zamanda piyanoyu da çalan Muhittin Yıldız, hep kendisinin üzerinden ilerledi konser boyunca. Çok enerjik bir kadındı yalnız. Birazcık da Türkçe öğrenmiş; “Ankara’nin bağlarii da buklum buklum yollarii…” diye biraz Ankara türküsü bile söyledi. :)
         Konserden eve dönerken birkaç ilaç aldım da kullandım. Şimdi daha iyiyim. 2 Ocakta da finallerim başlıyor. İyi de olmam gerekiyor hani. Şu yazıyı yayınlayayım da biraz daha çalışayım hatta.
         Konserde küçük bir de video çektik. İzlemek isterseniz aşağıda:



         Kendinize iyi bakın lütfen. Ayaklarınızı sıcak tutun ve sıcak şeyler için.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Eylülü Uğurlarken…

        

         Eylülü uğurlarken biraz sohbet edelim istedim caanım blog. Hayatımda neler oluyor bir dökeyim buraya. Zira bu ara dertleşmeye çok ihtiyacım var.
         Eylül ayı girerken bir zil takıp oynamadığım kalmıştı çünkü ben sonbaharı çok severim. Haziran doğumluyum ama sıcaktan da nefret ediyorum resmen. Hem ne o öyle yapış yapış! Sevinmesine sevindim Eylül geldi diye ama sor bakalım bi’ ne anladın Eylülden diye. Evet, koşuşturmacadan bir şeycik anlayamadım. :(
         Ben bu Eylül ayında iki kez İzmir’e, bir kez Balıkesir’e ve bir kez de İstanbul’a gittim. Ve hepsi de ardı ardına oldu nedense. Hepsi de Kuşadası çıkışlı. Yoğunum her zamanki gibi anlayacağınız.
Ama İstanbul sayılır mı bilemedim. Çünkü derneğin kolaylaştırıcılar toplantısı vardı ve ben de Kuşadası şubesinin kolaylaştırıcı olarak katıldım. Buradan (Kuşadası) cuma gecesi çıktım, cumartesi sabah İstanbul’daydım. Esenler’de inin, oradan 760 numaralı otobüse binin demişlerdi. Bindik otobüse. Küçük Çekmece diye bir yere gittim. Hatta Cennet Mahallesi durağında inin yazılmıştı yol detaylarında. Orada da indim. Kazasız belasız da toplantı yerine ulaştım. Ama benim asıl anlatmaya çalıştığım şey o değil. Bence o Küçük Çekmece denen yer İstanbul değildi. Zaten otobüsle gittik gittik, bence tüm İstanbul’u da dolaştık. Vara vara İstanbul’a hiç benzemeyen bir yere vardık. Yol bana çok uzun geldi zaten. 8:30’da bindim otobüse, 9:45’ti indiğimde. O kadar yol mu sürer ya! Yazık oranın insanlarına. Neyse toplantı akşama kadar sürdü. Zaten ben 45 dakika gecikmeli girdim. Gece de 22.00 otobüsüne bindim ve pazartesi sabahı Kuşadası’nda indim. İşte bu yüzden bu sayılır mı bilemedim. Bir güncük İstanbul! İstanbul’a benzemeyen İstanbul…
         Okulum başladı 16 Eylülde de. Ama tabii biz öğrencilerin mantığıyla ilk hafta ders olmaz dediğimizden bu hafta başında gittim anca okula. Yani 23 Eylülde ve gider gitmez de derslere başladık. Şimdi bu hafta benim için ilk hafta sayıldığından bu giriş biraz (!) hızlı geldi bana. Bütün hafta boyunca “İlk haftadan ders mi işlenir yeaa!” modundaydım. Ama oldu valla. Başladı okul. Hatta bir sunum tarihim de belli oldu. 5 Kasımda. Avrupa Birliği ve Turizm dersim için. Hayırlı olsun vatana, millete ve bana.
         Derslerimin çoğu da iğrenç resmen. Yok ekonomi yok turizm hukuku yok pazarlama… Hiç sevmediğim, sevemediğim dersler bunlar. Off…
         Haa bir de 2008’den beri bitmek bilmeyen, hâlâ ikinci sınıfında olduğum açıköğretim var. Zaten şu yukarıda saydığım dersleri ve hatta çeşitli benzerlerini orada da gördüğümden bu kadar nefret ediyorum hepsinden. Kararlıyım, bu yıl ikinci sınıf bitecek ve iki yıllık diploma alıp sonlandıracağım inşallah! Daha da çekemeyeceğim bu eziyeti. :(
         Bir yandan okula adapte olmaya çalışırken bir yandan da hem yazın yaptığım staj yüzünden evle ilgilenememden hem de şu eylül ayındaki çoklu seyahatlerim yüzünden sanki içeride bomba patlamış izlenimi veren evimi hâle yola koymaya çalışıyorum. Her yer her yerde. Kitaplığım bile darmadağın!
         Şu ara ciddi para problemleri çekiyorum. Canım sıkkın o yüzden. Düzelmiyor bir türlü. Bazen hayat çok zor oluyor! Biliyorum düzelecek elbet de hırpalıyor işte.
         Türkiye turumuz da yılan hikayesine döndü. Fiyatı çok fazla. Yine dönüp dolaşıp parasızlığıma dayanıyor her şey. İşte buna da sinir oluyorum! Tez elden 10.000 lira kadar bir paraya ihtiyacım var. Allah’ım duy sesimi!

         Ve… Nasıl söylenir ki… İki gündür üst üste kötü haberler alıyoruz. Dün Tuncel Kurtiz, bugünse Turgut Özakman. Huzurla yatsınlar. 

         *Fotoğrafı İstanbul'dan dönerken çektim. Vapurdan. Kötü bir çekim biliyorum ama ismi ne güzel, değil mi? 

25 Nisan 2013 Perşembe

Fuar Ganimetleri


         Bildiğiniz gibi 18. İzmir Kitap Fuarı 20 Nisan’da başladı. Ben de bir yıldır bu fuarı beklediğimden –daha önce hiç gitmemiştim ve son iki yıldır da kimseyi ikna edemiyordum bir türlü- 21 Nisan’da hemen gittim fuara. Aslında fırsat bulabilsem yeniden gitmeyi istiyorum ama çok zor.
         Aslında kocaman bir listem vardı ama o listeden sadece iki tanesini aldım sanırım. Zaten çok param olmadığından 5 kitap alacağım diye sınırlamıştım kendimi. Erkek arkadaşımla birlikte toplamda 15-16 kitap almışız. :)
         Ve Fırat'ın bir kupasını ve kitap ayracını aldı sevgilim bana. Ona da Fırat'ın rozetini aldık sırt çantasına takması için. :)















8 Ekim 2012 Pazartesi

Ev Sorunu - 2



Bir süre önce burada ev aradığımdan bahsetmiştim. Hatta tam da şu yukarıdaki fotoğraftaki gibi bir ev de bulmuştum kendime. Tuttuktan sonra caydım ama çünkü okula gitmek için iki araç değiştirmem gerekiyordu ve hem yol çok uzak hem de daha pahalıya mâl olacaktı bana. Vazgeçtim ben de.
Her ne kadar arayışlarımı yavaşlatmış olsamda tam olarak kesmemiştim. Yine aramaya devam ediyordum. Sonra ev arkadaşımdan bir mesaj aldım. Ev sahibi hemen evi boşaltmamızı istemiş. Çünkü kendisi başka bir şehirdeki evini buraya taşıyacakmış. Aslında sözleşmemiz vardı ama eğer ev sahibi kendisi taşınıyorsa eve bir şey yapamıyormuşuz.
Neyse ki ben o mesajı aldığım gün bir ev bulmuştum ve ertesi gün evi görmeye gidecektim. Gittim de. 2 + 1 bir evdi bu. Biraz uzak olsa da merkeze ve okula hem kirası uygundu hem de önünden okula giden araç geçiyordu ki benim için en önemli şey de buydu. İçime de sindi ev. Kiraladım ben de. Bir yıllık sözleşme yaptık.
Yani ben bu evi geçen hafta cumartesi günü tuttum. Asıl ev sahibim Almanya’da yaşıyormuş ama onu vekâleten işlerini yürüten damadı İzmir’de yaşıyor. Cuma günü geldi zor da olsa elektrik -  su işlerini hallettik. Daha önceki kiracı kaçak elektrik kullanmış. Bunu çözmek zor oldu. Benimle ilgisi olmasa da bu olayın işimin gecikmesine neden olduğu aşikâr.  Neyse ki bir günde çözüldü de ben de temizliğe başlayabildim.
Dün başladım temizliğe, elektrik neyse de su olmayınca o da sarktı haliyle. Tek başıma yapıyorum temizliği ne yazık ki. Bugün de gittim ama bitiremedim daha. :( Salon ve balkon kaldı yalnızca. İki odam, banyom, mutfağım harika oldu ama ben de bittim. Çok yorgunum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Maalesef yarın da okul var. :(

15 Haziran 2012 Cuma

Mask Müzesi

Buradaki postumda Oyun ve Oyuncak müzesine gittiğimizi yazmıştım. İşte o günün devamında gittiğimiz Mask Müzesi.

Bana ilginç gelenleri çektim ben sadece. Daha bir sürü vardı yani.







Şamanizm çok ilgimi çeker benim. Bu da şamanların taktığı bir başlıkmış.




Yine şaman maskları.



Buradakiler şairler, sanatçılar... 


Ve Homeros. Alanımla alakalı olduğu için onu çekmezsem olmazdı.


25 Mayıs 2012 Cuma

Oyun ve Oyuncak Müzesi


Pazar günü döndüm Balıkesir’den. Salı günü de İzmir’deydim. Arkadaşımla sözleşmiştik. Kendisi bana şehir rehberliği yaptı biraz. İlk önce Asansöre çıktık. Oradan İzmir’in manzarası harika bu arada.
            Daha sonra da Oyun ve Oyuncak Müzesi’ne gittik. Ben bu müzeyi bir blogda okumuştum. Çocuklarınızı götürebilirsiniz, güzel bir hafta sonu etkinliği olur yazıyordu. Biz de kocaman çocuklar olarak kendimizi gezdirdik. :))
Yürüyerek dolaştık her yeri. İzmir’i tam bilmediğim için doğru koordinatları veremeyeceğim maalesef. :(


            Bu hafta müzeler haftası olduğu için giriş ücretsizdi. Ne kadar şanslıyız, değil mi?


            Bazı müzelerde çekime hiç izin verilmiyordu. Ama uzun zamandır flaşsız fotoğraf çekebileceğimizi söylüyorlar. Belki de talep doğrultusunda böyle bir karar alınmıştır, bilemiyorum. Tabii ki flaşsız olmasının nedeni eserlere zarar vermemek için. Buna sonuna kadar katılıyorum ve saygım da sonsuz.





1800lerden 1900lerden kalma oyuncaklar vardı müzede. Şaşırıyor insan taa o zamandan bu zamana nasıl gelmiş bunlar diye. Bir yandan da bugüne değin çok da yaratıcı şeyler üretilememiş. O da dikkat çekiciydi bence.




Bu da Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Hanım'ın küçükken yaptığı bir resim. 



O gün bir de Mask Müzesine de gittik. Onu da başka bir postta anlatacağım. 

1 Mayıs 2012 Salı

Keçi Kalesi Tırmanışı


Uzun ve bol fotoğraflı bir yazı baştan söyleyeyim. :))
Aslında bu yazının başlığının Elif’in Keçi Kalesine Tırmanamaması olması lazım. :)

Keçi Kalesi'nin uzaktan bir görünümü

Bu etkinliğimiz ÇYDD Kuşadası ve İzmir Torbalı şubelerinin ortak katılımı sonucu gerçekleşti. Keçi Kalesi Alaman Dağı’nda. Bize 540 metre yükseklikte olduğunu söylediler ama internette 300 metre diye çıkıyor. Helenistik döneme ait olduğu düşünülüyor. Köşeli taşlarla inşa edilmiş. Şöyle de bir efsanesi var:
Çok eski zamanlarda Selçuk - Belevi yöresinde bir kral yaşarmış. Kral karısı ve kızı ile çok mutlu bir hayat sürerken bir gün karısı ölmüş. Karısı ölünce tüm sevgisini kızına vermiş. Onu herkesten korumak için o yörenin en yüksek yerine bir kale yaptırmış. Korumaları için birçok askerle birlikte, kızını o kaleye yerleştirmiş.
Kızın güzelliği dillere destanmış. O yörede yaşayan bir çoban, kızı görmediği halde kıza aşık olmuş. Ama kıza ulaşmak imkansızmış. Çoban, tüm sevgisini kavalı ile dile getirmeye başlamış. Her gün saatlerce prensesi düşünerek kaval çalar ve ona ulaşamadığı için üzülürmüş. Bir gün yine kaval çalarken ağacın dalına bir güvercin konmuş. Çoban güvercinle dost olmuş, tüm dertlerini anlatmış.
Prenses için yazdığı mektubu prensese ulaştırmasını istemiş. Güvercin mektubu alıp uçmuş,
prensesin penceresine konmuş.
Pencerede kuşu gören prenses çok sevinmiş. Güvercini eline alınca ayağındaki mektubu görüp okumuş. Prenses de görmediği, hiç tanımadığı halde mektubu gönderen çobanı sevmiş. Hemen cevap yazıp güvercinle göndermiş.
Bu böyle sürüp gitmiş.
Çoban prensesi görmeyi çok istiyormuş, ama ne mümkün! Bir gün karşısına bir dede çıkmış.
Çobana derdini sormuş, çoban da derdini anlatmış. Dede çobana prensesi görmesi için neler
yapması gerektiğini söylemiş. Çoban dedenin dediklerini yapmış.
Akşam olunca keçilerinin her iki boynuzuna da fener bağlamış, kaleye doğru keçileri sürmüş.
Kaledeki askerler, boynuzlarında fenerlerle kaleye doğru gelen keçileri görünce düşman askeri sanıp, kalabalıklığından korkup kaçmışlar. Çoban da prensesine kavuşmuş.
Durumu öğrenen kral, önce çok kızmış ama sonra onların birbirlerine karşı olan sevgilerini görünce çoban ile prensesi evlendirmeye karar vermiş. Onlara güzel bir düğün yapmış. Selçuk yakınlarındaki kalenin adı da “Keçi Kalesi” olmuş.

Sabah 9’da belediyenin önünde buluşuldu. Orada sucuk ekmek yenileceği için daha önceden alınan malzemeler bizim dolaba konulmuştu. O yüzden beni en son aldılar. Evim merkezde Kuşadası’nda ve her toplantıda merkezi üs olarak kullanılıyor. :)) İşte o yüzden herkes minibüse doluştuktan sonra beni almaya geldiler. Tabii malzemeleri erkekler taşıdı. :P
Tabii herkes uykulu uykulu sabah sabah. Ama yine de eğlene eğlene gittik Torbalı’dan gelecek arkadaşlarımızla buluşacağımız yere. Bu Alaman Dağı’nın eteği oluyor yani. :) Onlarla buluştuktan sonra yolculuk başladı.




Keçi yolundan tırmanıyoruz tabii. Ama ben daha dağın eteğinde zorlanmaya başladım. Bacaklarıma kramp girdi. Yarı yola kadar iki dakikada bir dinlene dinlene çıktım. Arkadaşın yardımı olmasaydı çıkamayacaktım belki de. Hatta bir ara çıkmaktan bile vazgeçmiştim ama zorla da olsa çıktım işte. :) 
En önce varan arkadaşlarımız poz vermeye başlamışlar bile. :))

Manzarası da böyle. Yukarı çıktığınızda tüm bu ova sizinmiş gibi hissediyorsunuz.  :) 



E acıktık tabii. :))


Bir görünüm daha


70 kişi falandık toplamda. 


Bu da en son giderken çektiğim bir fotoğraf.


Bu kale turizme kazandırılmalı bence. Başka tarafta yolu varmış ama bizim etkinliğimizin adı tırmanış olduğu için tırmandık haliyle. :) Restorasyon çalışmaları başlayacakmış diye duydum ben ama umarım doğrudur ve yakın zamanda başlar. Çünkü çoğu yeri yıkılmış.