şalanj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şalanj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2017 Perşembe

Son gün, İstanbul Kırmızısı, Nejat İşler

         
         Merhaba.
         Çelınçta son gün bugün. Seviniyorum buna. Ne yalan söyleyeyim sıkılmaya başlamıştım. Cevaplayayım da bitsin artık.
         20- Hayat sana ne öğretti?
         Henüz 27 olmama rağmen ders almaya çalışıyorum. Bence baya bir şey öğrendim.
         Öncelikle büyük konuşmamayı öğretti. Zaten neyi yapmam desem yaptırıyor valla.
         İkinci olarak bazı şeyleri ne kadar planlayıp, programlasan da kontrol edemeyeceğim şeyler olduğunu öğretti. O zamanlarda planlarının eğilmez, bükülmez olmaması gerektiğini, arada esnemek gerektiğini öğretti.
         İşte bu kadar çelınç. Geçmiş olsun hepimize.



         Şimdi gelelim İstanbul Kırmızısı’na. Vizyona gireceği günü iple çekiyordum ama daha dün izleyebildik. Ben öyle Ferzan Özpetek hayranı falan değilim. Sadece Nejat İşler’i sevdiğim ve her filmini izlediğim için izlemek istemiştim. Ama hayal kırıklığına uğradım. Filmin bir sona bağlanmayıp bitmesinden falan hiç bahsetmeyeceğim de Nejat İşler’den bahsedeceğim. Son iki filmdir (yani Serenay Sarıkaya ile oynadığı İkimizin Yerine ile İstanbul Kırmızısı) beni hayal kırıklığına uğatıyor. Normalde kendisini de oyunculuğunu da çok beğenirim ama İkimizin Yerine filminde yorgun, halsiz ve isteksizdi resmen. Zoraki oynamış gibiydi filmi. İstanbul Kırmızısı’nda da aynı şeyi hissettim. İki film de bana göre normal performansının çok çok altında sergilenmişti. Üzüldüm açıkçası.

8 Mart 2017 Çarşamba

Bir Kadın Öyküleri

         


         Merhaba,
         Önce güzel bir haber ile başlayayım.
         Tosbağa Kitap ile bir projede yer aldık. 17 kadından 17 farklı hikayeyi derlediler ve bunlardan biri de benim yazdığım hikaye. Kitabımızın ismi Bir Kadın Öyküleri.
         Kitabın arka kapak yazısını paylaşıyorum:
         “Kadının değeri hiç kuşkusuz ölçülemez. Hayatın her alanında, yapılan her şeyde bir kadın dokunuşuna ihtiyaç var. Buna rağmen kadının değerinin hiçe sayıldığı, dışlandığı, mental ya da fiziki şiddetlere maruz kaldığı dönemler yaşıyoruz. Bu nedenle iki bin on yedi yılının sekiz mart gününde, kadının önemine atıfta bulunan bu temsili günde, desteğimizi ve savunduğumuz, tarafı olduğumuz düşünceyi göstermek adına bu elektronik kitabı yayınladık. Sadece kadın yazarların öykülerinden oluşan ve kadını konu edinen, bir kadının hikâyesini anlatan öyküler var bu kitapta.”
         Tosbağa kitap bir elektronik kitap yayıncısı ve siz Tosbağa Kitap’ın sitesine girerek kitabı ücretsiz olarak indirip okuyabilirsiniz.  

         Gelelim çelınca. Sona geliyoruz artık.
         19- Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı daire mi?
         Bana kalsa bahçeli müstakil ev isterim amma işte soru başka. Madem seçeneklerimizde müstakil ev yok o zaman tabii ki manzaralı tek odalı daire. Zaten o dört duvar çok sıkıcı, bari dışarıya açılan gözü manzaralı olsun.

7 Mart 2017 Salı

Cadı, Vampir, Kurtadam

         
         18- Hangisi daha olası: cadı, vampir, kurtadam? Ve tabii ki neden?
         Kurtadam bence yoktur ama cadı ve vampir olabilir diye düşünüyorum.
         Cadı eskiden beri bilinen bir şey. Yani büyü yapan kişiler hep vardı. Şaman, hoca vs isimleri değişiyor ama eylem aynı. Ona inanabilirim.

         Vampir de bir keresinde bir haber izlemiştim. İnsanlar hakikaten birbirlerinin kanlarını içiyorlardı. O yüzden olası geldi. Ama mantık dışı bana göre ama haberdekiler gayet gerçekti.

6 Mart 2017 Pazartesi

Öğrendiklerim

         
         17- Annenden ve babandan ne öğrendin?
         Benim annem şu an ev hanımı ama ikokula başladığım yıldan lise sona kadar falan çalışmıştı. Ne annemin ne de babamın kesesi ayrı değildi. Annem de babam da maaşlarını birleştirirlerdi. Daha doğrusu babam maaşını getirip anneme verir annem ihtiyaçlara göre tanzim ederdi. Bunu niye yazıyorum Çevremde gözlemlediğim kadarıyla evliliklerde çıkan anlaşmazlıkların en büyük nedeni para. Keseyi ayırmamayı öğrendim onlardan. “Senin paran, benim param” muhabbeti de en büyük anlaşmazlık sebebi bana göre. Henüz evli değilim, evlilik hazırlığı yapıyorum ama bu konuda çok şükür ki şanslıyım Ali konusunda.
         İkinci öğrendiğim ise bir karar ya da bir şey alırken birbirlerine danışmaları. Bu konuda birbirlerinin fikirlerine önem vermeleri benim çok hoşuma gidiyor.
         Birbirlerinin kişisel alanlarına saygı duymaları. Ben sürekli dip dibe, yapışık ikiz gibi dolaşan insanlardan hoşlanmıyorum. Herkesin kendine ayıracağı bir zaman dilimi olmalı bana göre ve herkes kendi arkadaşlarıyla da rahat rahat görüşebilmeli. Annem de babam da ortak arkadaşları dışında kendi arkadaşlarıyla da zaman zaman bir araya gelirler.

         Ve tabii ki güven çok önemli. 

5 Mart 2017 Pazar

Değerli Hissetmek

         
         16- Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?
         Ali ne zaman bana bir hediye alsa öyle hissediyorum kendimi. Çünkü düşünüp, araştırıp ve beni çok iyi gözlemleyip bir şeyler yapıyor hep. :)
         Bir diğeri de eğitim turuna çıktığımızda Doğu Etabında yani hep kendimi çok değerli hissettim. 29 gün boyunca dolaştık durduk. Bu etap Ankara’dan başlayıp Ankara’dan ötesini kapsıyordu. Doğuyu dolaştık yani. Bu turda hocamız Ahmet Mümtaz Maden bana bir turist rehberinin kim olduğunu ve misyonunun, vizyonunun ne olması gerektiğini öğretti. Hayatımda ikinci kez kendimi işe yarar bir şey yapıyormuş gibi çok değerli hissettim.

         

4 Mart 2017 Cumartesi

Teklif

         
         15- Almış olduğun en saçma teklif? 
         Ya bu sorular beni çok zorluyor yahu! Yine de yazmaya çalışayım.
         Bir keresinde bir büyüğüm-tanıdığım birlikte erotik öykü yazalım, çok tutar demişti. Şimdi şöyle oldu efenim, o zamanlar forum sitelerinin daha çok revaçta olduğu zamanlar. Benim de sürekli takıldığım üç beş edebiyat platformu var. Bu büyüğüm de hem karikatürist hem de böyle bir forum sitesi var. Ben de öykülerimi, denemelerimi falan yayınlıyorum oralarda. İşte o zaman öyle bir teklif yaptıydı bana. Çok saçma gelmişti bana ve reddetmiştim. Sanırsam en çok onlar okunuyor diye öyle dedi. Tıpkı günümüzde erotik içeriği fazla olan aşk romanlarının daha çok okunması gibi bir şey sanırım. Ama pek bana göre değil bu işler tabii.

         Bir diğeri de bir tanıdığımın yeğeninin hikâye yazma ödevi varmış da onun için illa bir hikâye yazmamı istemişti. Bunu yazmıştım ama hala saçma buluyorum böyle bir şey istemeyi.

3 Mart 2017 Cuma

Bitenler Şubat 2017, Temizlik, Haberler, Ivır Kıvır

         
         Selam bilog.
         Yarın yeni aldığımız çamaşır makinesi gelecek. Biraz ortalığı toparlayayım dedim. Bütün evi süpürdüm, sildim. Dün yıkadığım tabak çanağı dolaplara yerleştirdim. Katlanacak kıyafetleri katladım. Ütülenecekleri ayırdım. Camlar da silinecek ama sürekli erteliyorum. Ev işi yapmaktan hiç hoşlanmıyorum yahu! Çocukluğumdan beri sevmiyorum. Of!
         Biten ürünlerle ilgili yazmayı da okumayı da seviyorum. Ay çıktı diye baktım bitenler kutuma, azıcık şey vardı ama yine de yazayım dedim.


         Watsons Duş Jeli İnci: Kokusuna çok bayılmasam da kullandım bitti. Çok bayıldığımı söyleyemeceğim, almam bir daha zaten şu olaylardan dolayı önünden bile geçmiyorum artık Watsons’un. Zaten uzun zamandır da ihtiyaç dışında hiçbir şey almıyorum da. Neyse bu başka bir konu.
         Isana Deodorant: Daha önce de güllüsünü kullanmıştım. Yazın çantaya atmalık iyi oluyor.
         Gillette Simply Venüs Traş Bıçağı: Ben hep kullan at bıçaklardan kullanıyordum ama bunun yedekte üç tane bıçağı vardı ve kullan atlara göre çok daha iyi. Sevdim.
         Dove Salatalık ve Yeşil Çaylı Sabun: Seviyorum, arada alıyorum.
         Isana Disk Pamuk: Pamuk arayışım devam ediyor hala. Bir arkadaşım bunları önermişti ama bunların da kenarları dikişleri olmadığından birazcık dağılma yapıyorlar. Yine de fena değillerdi. Alınabilir yolum düşerse.
         Sensitive Jenny & Willy Islak Bebek Havlusu: Üçlü olarak Bim’den almıştım ama hiç memnun kalmadım. Bir daha hiç almayacağım.
         Bitenler böyleydi.
         Dağınık bir yazı oluyor ama yazasım var bugün. Daha önce de bahsetmiş olmalıyım Biz Öyle İnsanlar Değiliz’den. Bir e-dergi bu. Daha önce de üç sayı çıkmıştı. Zaten üç sayılık diye başlanmıştı. Sonra yayını durdurdu. Ben bu üç sayıda da yazmıştım. Sonra şubat ayında dördüncü sayı yayınlandı. Yine yazım var. Şuradan tüm sayılara ulaşabilirsiniz.
         Bir başka haberim daha var. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Bir Kadın Öyküleri isimli kitabımız çıkıyor. Yine e-kitap olarak yayınlanacak ve ücretsiz olarak okuyabileceksiniz. Benim de bir öyküm var içinde, 17 kadın, 17 farklı öykü… Heyecanlıyım. Detayları daha sonra paylaşırım.
         Gitmeden bir de şalanjı cevaplayayım da öyle gideyim. Daha işlerim var evde.
         14- En sevdiğin fiziksel acı?
         Yani… İnsan kendine acı çektirmekten zevk alır mı bilemiyorum ama var galiba benim de psikopatlıklarım. Mesela inadım tutarsa bir kitabı sevmesem bile bitirinceye kadar uğraşırım. Normalde her kitabın zamanı vardır, bugün okuyamıyorsam bile biraz zaman geçtikten sonra o kitabı okuyabilirim diye düşünürüm çünkü. Ama eğer o kitap beni kızdırdıysa ve ben işi inada bindirdiysem kesinlikle yarım falan bırakmam ve bitiririm. Bir kitap okumuştum lisedeyken. Melekler falan vardı ve bu melekler cezalandırılıyordu suç işlediklerinde. Kurtlanıyorlardı, o kurtlar vücutlarında dolaşıyordu falan. Kitabın ismini hatırlayamıyorum şimdi ama o zaman midem bulanmıştı o kitaptan ama yine de inat edip bitirmiştim.
         Birde çok sürükleyici bir kitap okuyorsam gözlerimin ağrımasına falan aldırmadan bitirinceye kadar uğraşırım.

         

2 Mart 2017 Perşembe

Şubat Kitapları

         
         Çoğunluğunu hasta geçirdiğim Şubat ayında inatla okumaya çalışıp bir şeyler sıkıştırdım hayatıma. Kitap isimlerine tıklayarak kitap blogumdaki detaylı yorumlarına gidebilirsiniz.


         Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü: Bu kitabı ilk çıktığı zaman çok merak edip almıştık. Ali sevdi ama ben okudukça acı çektim resmen. Gerçekten de okurken vücudumda anlamsız bir acı hissediyordum ve dayanamayıp yarım bırakmıştım. Şubatta ilk bitirdiğim kitap bu oldu. Sevemedim hiç.


         Cezmi: Namık Kemal’in bu kitabını da yıllar önce alıp kitaplığa koymuştum. Balıkesir’deydi ve bayram dönüşü getirmiştim İzmir’e. Sevdiğim bir kitap oldu.


         Arkeolojinin Delikanlısı Muhibbe Darga Kitabı: Bayılarak okuduğum bir söyleşi kitabıydı. Ufkum genişledi resmen.


         Balıkesir Muhasebecisi: Kızlarağası Hanı’ndan aldım bu kitabı sırf isminde Balıkesir geçiyor diye. İki oyun metni vardı içinde: Balıkesir Muhasebecisi ve Tanrı Dağı Ziyafeti. İkisini de çok sevdim.
         Caniler Uyumaz: Balıkesir’den getirdim bunu geçen. Dedektif/polisiye hikâyelerini sevmiyorum. Belki severim dedim ama olmadı.


         İçimdeki “Sen” Kırıntıları: Arkadaşım Özgür Gümüşsoy’un kitabı. Yine yıllardır yarımdı ama bu kez sevmediğimden değil. Şiirler çok vurucuydu, o yüzden.


         Pucca Günlük #6 Şimdi Biz Neyiz: Pucca’nın kitabı çıktı ve ben okumasam olmazdı.


         Milena’ya Mektuplar: Kafka’yı seviyorum ama yazdıklarını pek sevemiyorum. Bu da yarım kitaplarımdan biriydi, sonunda bitirdim.


         Tehlikeli Spor Ayakkabılar: Her ay bir çocuk kitabı okuma kuralı koydum kendime. Bir de dokuz kitap olsun bu ayda da diye okudum, yalan yok.
         Şimdilik Ocakta dokuz ve Şubatta dokuz kitap okuyarak toplam on sekiz kitap okumuş oldum. Bu yıl için okuma hedefim yetmiş beş. Bakalım diğer aylarda nasıl bir performans göstereceğim?
         Siz şubatta neler okudunuz? Ortak kitaplarımız var mı?

         Gitmeden şalanjı da cevaplayayım.
         13- Asla cesaret edemeyeceğin bir şey?
         Asla asla dememek lazım ama baya düşündüm bu soruyu. Eskiden olsa yükseklik korkum var diye yüksek yerlere çıkmam derdim ama eğitim turunda mecbur kalınca Sümela Manastırı’na da, Van Kalesi’ne de hatta Nemrut’a da çıktım. Çıkmak ve inmek benim için çok zor olsa da bir daha kim bilir ne zaman gelebileceğim diye kendimi cesaretlendirip çıktım valla. Pişman değilim. Belki korkumu da yenmişimdir, bir daha o kadar yüksek yere çıkma durumum olmadı çünkü.
         Ama yılanlar var mesela. Hiç sevmem, görüntüsü falan. Bir de dokunuyorlar ya. Onu yapamam sanırım.

         Ali’ye sordum: böcek, kurbağa falan yemek dedi. Hımm, ben çok zorda kalsam yerim herhalde. Kıtlık, savaş falan olsa mesela. Allah yaşatmasın tabii, amin. 

1 Mart 2017 Çarşamba

En Maskülen Yanın

         
         Daha yeni geldim dışarıdan ama gün bitmeden soruyu yanıtlayabileceğim yine de.
         Şubatla ilgili yazılacak yazılarım var ama öncesinde başka önemli işlerim var. Birkaç gün sonra bloga da yazacağım onları. O yüzden öncelikle onlarla ilgilenmeliyim.
         12- En maskülen/feminen yanın nedir?

         Sanırım en maskülen yanım erkek gibi her işe kendim koşturmam, normalde yapamayacağım bir şey olsa bile yapmaya kalkmam olabilir.

28 Şubat 2017 Salı

Filmler

        
         Bu aralar pek bir film izleyesim var. Çoğu zaman yabancı dilde bir şeyler izlerim ben kulağım alışsın, iki kalıp duyayım diye. Ama bu kez canım Türkçe bir şeyler izlemek istedi. Hepsini Youtube’dan açıp izledim. Orada her şey var. Benim için sakıncası yok.


         İlk film Pamuk Prens. Normalde Tamer Karadağlı’yı sevmem. Ama gerçekten sevmiyorum adamı. Sinir bozucu bence. Oyunculuğuna bir şey diyemem ama beğenmiyorum da ama işte. Kendimle çelişerek belki güzeldir diye düşünüp açtım. Hem ismi de Pamuk Prens’ti. Masalımsı bir şeyler bekledim galiba. Ama tam bir fiyaskoydu. Vasattı. Vakit kaybıydı.


         İkinci film Kedi Özledi. Afişinde İlker Ayrık’ı gördüm, hah dedim, kesin komikli bir şeydir. Çünkü kendisini başka türde oynarken hiç görmedim daha önce. Valla açık konuşmak gerekirse Pamuk Prens’e göre çok daha güzel bir filmdi. Kısmet ve Kadir ismindeki çiftimiz var, on yıldır birlikteler. Araya aldatmacalı bir şeyler giriyor ve bir ayrılık yaşıyorlar. Kediyi de özlemlerine bahane ediyorlar falan. Konusu çok basit ama hastayken baygın bir şekilde kafa yormayacak bir film arıyordum ben de tam. Üstüne geldi. Severek izledim o an.


         Üçücü film de Tamam Mıyız? Afişinde Çağan Irmak yazıyordu, ben de güzeldir diye açtım ve izlediğim bu üç film arasında en iyisi buydu bence. Biraz duygusaldı bana göre. Filmde Aras Bulut İynemli var. Şimdinin yeni gençleri kendisine bayılıyorlar ya benim ilk kez tam performans olarak izleyişimdi. Bir tane tutunamayan heykeltıraş Temmuz adında bir arkadaş ile doğuştan engelli olarak dünyaya gelmiş İhsan arasındaki arkadaşlığı, nasıl birbirlerine tutunduklarını falan konu ediniyor. Dediğim gibi en beğendiğim bu oldu.
         Hastalıktan da kendimden de sıkıldım ama baya da film izledim. Bir sonraki yazımda da diğer dillerde izlediklerimi yazarım.
         Şimdi çelınçtan devam edelim.
         11- Karşı cins karşısında en çok utandığın an?

         Ya bu soruyu düşünüyorum düşünüyorum ama bir şey bulamıyorum bir türlü. Bilemedim. Utanmıyorum galiba ben. 

27 Şubat 2017 Pazartesi

En Sevdiğim ve En Sevmediğim Özelliğim

         
         10- En sevdiğin ve en sevmediğin özelliğin?
         En sevdiğim özelliğim aynı anda bir çok şey düşünebilmek. Bu çoğu zaman çok işime yarar çünkü.

         En sevmediğim özelliğim ise yine aynı anda bir çok şey düşünebilmek. Çünkü bazen bu beni öyle çok yoruyor ki kendimle başa çıkamıyorum. Üstelik karşımdaki bunu çoğu zaman anlamıyor. Zaten yeni tanıştığım insanlara pek belli etmemeye çalışıyorum ama yakınlarım ya da Ali çoğu zaman çok zorlanıyor. Ama en çok da ben tabii ki. Bazen o kadar çok düşünüyor ki beynim uyumak bile eziyet oluyor. Uyurken bile çalışmaya devam ediyor ve ben hiç dinlenemeden sabaha uyanıyorum. Zaten uyumayı sevmiyorum, vücut dinlenmek istemese hiç uyumayacağım. Bir de üstüne beyin susmayınca tam bir eziyet oluyor benim için. 

26 Şubat 2017 Pazar

Çocukken En Çok Korktuğum Şey


9- Çocukken en çok korktuğun şey
Bunu daha önce de yazmış olmam lazım bloga. En çok Ramazan davulcusundan korkardım. Hala da ondan korkuyorum aslında. Komik biliyorum, hatta korkulacak bir şey de yok ama nedenini bulup çözemiyorum bu korkumu.

Aslında tabii ki adamdan korkmuyorum. Ama ben üniversiteye başlayıncaya kadar bizim sokaklar hep toprak yoldu ve ramazanlar genelde kışa denk gelirdi eskiden. O davulcu ağır ağır yürüyor ya sokaklarda, ayak seslerini duyardım toprak yolda. İşte o ses davulun sesiyle birleşince beni çok ürkütüyor. Hala da öyle. Nedenini bilemiyorum. 

25 Şubat 2017 Cumartesi

En Büyük Çılgınlığım

        
         8- En büyük çılgınlığın?
         Öyle çok çılgın bir hayatım olduğunu düşünmüyorum. İşimde gücümde, kendi halimde bir insanım aslında. Bir tane çılgınlık diyebileceğim şey yaşadım sanırım.
         Liseden mezun olduktan bir gün sonra bir matbaada çalışmaya başladım. Üniversite tercih zamanında da çeşitli sebepler yüzünden açıköğretim yazdım: İşletme. Bir buçuk yıl kadar çalıştıktan sonra –ki kararım hem çalışıp hem de yeniden sınava hazırlanmaktı- baktım ne sınava hazırlanabiliyorum ne de o anki yaşadığım hayattan memnunum. İşten ayrılıp bir dershaneye yazıldım. O bir yılın sonunda da üniversitemi kazandım. Dananın kuyruğu da orada koptu zaten. Bir kere babam gül gibi (!) işimi bırakıp bir de dershaneye yazıldığım için sinirliydi, ben bir de üzerine kalkıp üniversiteyi kazanmıştım. Başında baya kavga ettik. “Ben seni göndermem.” dedi. Ben de “Ben, sen istesen de istemesen de gideceğim, benim param var.” dedim. Elimdeki para da bin lira falan. Hangi akla hizmet dedim bilmiyorum o an. Babam tabii ki “Ne halin varsa gör!” dedi.
         Gördüm. Pişman değilim. Eğer o zaman babama rest çekip o üniversiteye kayıt yaptırmaya gitmeseydim ve şu an çok sevdiğim o bölümü okumasaydım bugünkü Elif olamazdım. Belki başkalarına göre çılgınlık falan sayılmaz ama benim için çok büyük bir adımdı. Hem Elif olabilmek için, hem babamı yenebilmem için, hem de kendi kanatlarımla uçabilmem için.
         Tabii atlayarak yazdım çokça. Mesela iki yıl kadar konuşmadı babam benimle. Telefonda hiç konuşmuyordu, eve gelip gittikçe de eh işte… Zordu, ama kırdım o zinciri. Şimdi?

         Şimdi iyiyiz. 

24 Şubat 2017 Cuma

En Saçma Zevkim

         
         Selamlar.
         Bu kez çelınç benim için biraz zor ilerliyor. Hala hastalığı atlatamadım diye sanırım. Zorlanıyorum biraz yazmakta. Halbuki yazmam gereken çok önemli bir yazı da var. Napalım, ağır aksak yazacağız, başladık bir kere.
         7- En saçma zevkin?

         En saçma zevkim sanırım kitaplığımın karşısına geçip kitaplarımı seyretmek. Kitap konusunda hiç plan yapamıyorum ben. Hani bazıları okuma planı yapar ya, hah, işte o bende pek işlemiyor. Bir iki kere planladım ama ya o planın dışına çıktım ya da planladığım ilk kitapta takılıp kaldım. O yüzden ara ara kitaplığımı seyrederim. Hangi kitap beni çağırırsa ona giderim.

23 Şubat 2017 Perşembe

My Love Story

         


         Hastayken hiçbir şey yapacak halim olmuyor ve yarı baygın bir şekilde oturuyorum. Yarı uyuklayarak bir şeyler izlemek de iyi geliyor sanki. Bu aralar da Japonca filmler izlemek istiyorum. O yüzden rastgele bir film açıp izlemeye başladım.
         Filmin ismi My Love Story. Başrolde Takeo Goda adlı oğlanımız ve Rinko Yamato isimli kızımız var. Bir de Takeo’nun en yakın arkadaşı Makato Sunakawa var.
         Takeo Goda, iri yarı, goril gibi bir oğlan. Hep yardım ettiği için erkekler ona bayılsa da kızlar görüntüsünden dolayı korkuyorlar. Zaten konuşması da gorilimsivari.
         Makato Sunakawa da yakışıklı oğlumuz ve tüm kızlar ona aşık. Takeo da Sunakawa’nın yanında hep ikinci planda kalmaya alışmış ve en yakın arkadaşı olduğu için sesini çıkarmıyor bu ilgiye ve arkada kalmışlığa.
         Bir gün Takeo, kızımıza bir yardımda bulunuyor ve böylece olaylar başlıyor. Kız buna aşık oluyor ama bu yine yanlış anlayıp Sunakawa’dan hoşlandığını düşünüyor ve kızı hep Sunakawa’ya itiyor. Sonra tabii işler düzeliyor.
         Bana göre neredeyse vasat bir kitaptı. O kadar çok hasta olmasam muhtemelen izlemezdim ama hem kendimi oyalamak hem de kulağım biraz Japonca bir şeyler duysun diye izledim doğrusu.
         Bu arada bu Japonların mimiksizliği beni öldürecek bir gün. Niye böyleler hiç anlamıyorum doğrusu. Ya da çok saçma bir olaya çok saçma tepkiler veriyor olmaları. Sırf Japonca duyayım diye izledim.
         Film ile ilgili aklımda kalanlar; Takeo’nun o aşırı kalın kaşları, goril gibi sesler çıkarışı ve bir de sürekli sukida (seviyorum) diye bağırışı. :)

         Gelelim şalanja.
         6- Hastası olduğun bakkal ürünü nedir?
         Eti Cin, Eti Puf, Cino çikolatalar

         Bir de küçükken yediğim, bizim sokaktaki bakkalda satılan bir çikolata vardı. Kırmızı ambalajı vardı ve tadına bayılıyordum. Ama adını bilmiyorum. Nasıl çikolata yersem yiyeyim aynı tadı alamıyorum ve bulamıyorum onu.

22 Şubat 2017 Çarşamba

Gereksiz Yetenekler

         
         Beşinci günün sorusuna geldi sıra.
5- Gereksiz bir yeteneğin var mı?
Olmaz mı diyeceğim. Bana göre gereksiz Ali’ye göre müthiş yetenekler bunlar.
İlki aynı anda bir çok şey düşünme. Ali, buna hala tam olarak alışamamış olsa da yine de olağanüstü bir şeymiş gibi bahsediyor hep. Bana göre çok gereksiz hatta yorucu bir eylem bu. Bir kere beyninizin içindeki düşünceler daldan dala atlarken siz bir yandan onu karşınızdakine anlatmaya çalışıp bir yandan da onun sizi anlayıp karşılık vermesini bekliyorsunuz. Çok yakın arkadaşlarım artık bu durumu pek önemsemeseler de Ali fazla ciddiye alıyor. :) Ama dediğim bana göre hem çok gereksiz hem de çok yorucu.
İkincisi algıyı kapatma. Ben yine bunun çok gerekli olduğunu düşünmüyorum ama Ali buna bayılıyor, yine. :) Çünkü ben ilgimi çekmeyen, dinlemek istemediğim konularda duymuyorum resmen. Yani beynimin içinde bir şey oluyor, hop o sesler yok oluyor. Duymuyorum. Gerçi en çok iş yerinde işime yarıyor ama çok gerekli mi derseniz bence değil.
Üçüncüsü de dudak okuma. Normalde bakınca çok müthiş bir şeymiş gibi geliyor insana. Ama bu bana hep yoldayken oluyor. Metroda ya da otobüste hep insanları izlerim ben. Eh tabii birde insanlar konuşuyorlar. Sırf onları dinlememek için, o muhabbetlerin üçüncüsü olmamak için kulaklıksız binmiyorum hiçbir toplu taşıma aracına. Ama sadece kulaklık yetiyor mu, yetmiyor tabii ki. Bir de çok gerekliymiş gibi dudak okuyorum ben, kulağım duymasa ne olacak. Bu da beni rahatsız ediyor. Kendime kızıyorum ne diye beynini tüm o gereksiz bilgilerle dolduruyorsun diye. O yüzden hep bir şeyler okumaya çalışıyorum artık. Normalde beni araba tutar. Yıllarca on beş dakikalık yolculukta bile mahvoldum ben. Ama sırf bu sevmediğim -bence çok gereksiz- yeteneklerim sebebiyle toplu taşıma araçlarında kitap okumaya alıştırdım kendimi.

Eh bu kadar sanırım. Peh. Ben neymişim yahu! Gereksiz yeteneksizler şahanesi. :)

21 Şubat 2017 Salı

Çocukluk Kahramanı

        
         Hastalık hala beni hırpalasa da yıkılmadım, ayaktayım. Dördüncü günde dördüncü soruyla devam ediyoruz.
         4- Çocukluk kahramanın kimdir?
         Çok küçükken Susam Sokağı’ndaki Edi ile Büdü’ye ve Kurabiye Canavarına bayılırdım.
         Heidi’yi çok severdim. Tüm kitaplarını okudum sonra yıllarca. Heidi’nin yaşadığı yerleri bizim köye benzetirdim bir de küçükken. Çok severim hala öyle yerleri, ulu ağaçları.
         Son olarak da Teyzemin kızını yazayım. Kendisine bayılırdım küçükken. Aramızda 10 yaş olmasına rağmen o zamanlarda da şimdilerde de aramızdaki bağ hiç kopmadı gerçi. Ben tabii o zamanlar küçüğüm, okula falan da gitmiyorum galiba; o böyle bir gelir. Allah’ım bana nasıl havalı gelirdi. Esmer ve kıvırcık saçlıdır kendisi. Bir de o zamanlar çok güzel makyajlar yapardı. Lila renk ruj modaydı galiba. Onu hatırlıyorum. Çok yakışırdı ona. Ben de saçımı hep onun gibi kıvırcık olsun istemişimdir ama inadına pırasa gibi düzdür. :)
         Bir de tüm turist rehberlerinin ve benim gibi rehber adaylarının Dünya Rehberler Günü’nü kutluyorum. Aynı zamanda bugün Dünya Anadil Günü de. Türkçemizi daha güzel kullanabilmek dileğiyle. 

20 Şubat 2017 Pazartesi

Şalanj 3

         
         Ay üşendim de üşendim bugün yazmaya. Halbuki bir de kitap bitirdim az önce. Kitap bloguma da onun yorumunu yazmam lazım. Duş almam, bulaşık yıkamam, bir şeyler yemem de lazım. Lazım da lazım ama hala keyfim yok. Boğaz ağrısı epey azaldı, az acıyor yutkunurken ama bu kez de öksürük başladı. Ciğerlerim sökülecek sanki. Geçse de kurtulsam.
         3- Yedi yaş pantolonunu bulsak cebinden ne çıkardı?
         Bu soruyu birkaç gündür düşünüyorum. Eskiden beri cebimde bir şey olması beni rahatsız eder. Ama illa birkaç şey de olur. Bir kere bez mendil olurdu. O zamanlar –daha okula gitmiyorken bile- hep yanımda taşırdım. Güzel bir alışkanlık bence. Ne olur ne olmaz. Zaten okula başladıktan sonra tırnak kontrolü olurdu. Bezin üzerine ellerimizi koyar gösterirdik öğretmene.
         Küçüklüğümden beri renkli iplere, incik boncuklara hayranım. Görüntüleri bile içimi ısıtmaya yetiyor. Kesin cebimden küçük bir yumak ya da bir yerden bulduğum değişik bir boncuk falan çıkardı.


         Şıpsevdi sakızlarını çok severdim küçükken. Şimdilerde hem sakız çiğnemekten hoşlanmıyorum hem de artık şeker kullanmadığımdan şıpsevdiler çok şekerli geliyor ama o zamanlar bayılırdım. İçinden çıkan Love is… kağıtlarından ise koleksiyonum vardı. Hatta arkadaşlarla birbirimizde olmayanları değiştirirdik. :)

         Bu kadar sanırım. Bu soruyu kardeşime sorsanız o çok farklı şeyler sayardı muhtemelen ama ben ceplerimin dolu olmasından pek hoşlanmazdım.

19 Şubat 2017 Pazar

Siz Bu Yazıyı Okurken...

         
         Siz bu yazıyı okurken ben çok uzaklarda olacağım. Şaka şaka, Karşıyaka’da olacağım. Japonca kursumda yani. Bir haftadır geçmek bilmeyen bir hastalıkla boğuşuyorum. Pazar günü kurstan döndüğümde birden bire vücudum ağrımaya başladı. Hemen bir takviye alsam da pazartesiye şiş bir boğazla ve müthiş bir vücut ağrısıyla başladım. Bademciklerim şişmiş ve üstüne boğaz iltihabına dönüşmüştü. Çok uzun zamandır bu kadar kötü olmamıştı boğazım. Epey süründürdü beni, itiraf ediyorum. Ama Ali sağolsun, akşamları içirdiği adaçayları ve sıcak su-limon-ballı karışımı sayesinde şu an çok daha iyiyim. Sesim hala pek çıkmıyor ama en azından yutkunabiliyorum.
         Tadım tuzum olmadığından bir haftadır kitap da okuyamıyorum. En çok bu canımı sıkıyor işte. Neyse olan oldu artık. Şu andan itibaren kendimi iyileşmiş sayıyorum.
         Çok konuştum. Gelelim çelıncın ikinci sorusuna.
         2- Çocukluk eğlencen neydi?
         Valla ben çocukken bizim oralar hep boş arsaydı. Balıkesir Merkez’de oturmamıza rağmen bizim mahalle biraz dışta kalırdı ve yapılaşma yeniydi. O yüzden de Balıkesirliler orayı Dağınık Evler diye bilir hatta. İşte benim çocukluğum o boş arsalarda oynayarak geçti. Oyun oynayacak alanımız çoktu yani bizim. Bir de benim yaşıtım çok arkadaşım vardı. Sonra onlarla ilkokul ve ortaokul arkadaşı da oldum hatta. Hala da görüşüyorum ya o da ayrı bir güzellik. :) Çok daha küçükken grup halinde oynanabilecek ne oyun varsa oynardık; saklambaç, yakan top, ortada sıçan, (bu ikisi aynı oyun muydu, hatırlayamadım şimdi)… Biraz daha büyüdükten sonra evlerin dışındaki merdivenlerine oturur sohbet ederdik; okullar açıksa hafta sonları, yazları ise geceleri…
         Bir de ben yine küçükken yağmur yağdıktan sonra çıkan sümüklüböcek ve solucanları sayardım. :D Her seferinde değişik bir çiçek çıkmış mı diye bakıp onlara isim uydururdum bir de.
         Bir başka eğlencem ise babamın patronunun benim için yolladığı defterlerdi. Babam okula giderken kullanırsın diye verirdi o defterleri bana. Bense hep içine resim çizerdim. :)
         Aaa… Az kalsın unutuyordum. Perşembe günleri benim de okuduğum Mehmet Akif Ersoy İlköğretim Okulu’nun önünden başlayan pazara giderdik annemle. Bana hep fasülye şeker alırdı. En büyük eğlencelerimden biri Perşembe pazarlarını beklemekti. Bu ben okula başlayıncaya kadar sürdü sanırım. Çünkü sonraki yıllarda fasülye şeker yediğimi hatırlamıyorum. Keşke yine bulsam.
         Kışın komşularımız oturmaya gelirdi ve kışları da sık sık elektrik kesilirdi. Gelen komşunun çocuğu varsa onunla ellerimizle şekiller yapıp gölgeleriyle eğlenirdik.
         Annem patlamış mısır patladığında her birini bir hayvana benzetirdim. Bu tavşan, bu ördek falan…

         Şimdilik aklıma gelenler bunlar oldu. Düşünsem daha çok çıkar da yoruldum biraz. Gideyim uzanayım.